Tağuta Muhakeme Olmak

31 Ağustos 2017 Akaid ve Fıkıh0

بسم الله الرحمن الرحيم، والحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على رسول الله خاتم المرسلين

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه۪ۜ وَيُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَع۪يداً
Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut´u tekfir etmeleri kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut´un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Ve şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. (Nisa, 60)

Bu ayeti kerimede Rabbimiz, tağutlardan hüküm talep etmeyi kesin olarak yasaklamıştır. Tağuta muhakeme olmayı irade edenlerin Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e indirilene de iman etmediklerini ve daha önceki peygamberlere indirilen vahye de inanmadıklarını beyan etmiştir. Bunların iman söylemlerini boş bir iddia olarak nitelemiştir. Çünkü onlar tekfir etmekle emrolundukları tağuta muhakeme olmayı istemişlerdir. Böylece şeytana tabi olmuşlardır. Şeytan da onları Haktan uzak bir mecraya sürüklemek istemiştir. Tağuta muhakeme olmayı istemek, aslında şeytanın dalâlete sürüklediği kişi olmak demektir. Şeytana tabi olan kimsenin de Haktan nasibinin olmayacağı gayet açıktır. Böylece şeytanın onları düşürmek istediği derin dalalete düşmüşlerdir.
Biz bu ayetten anlıyoruz ki, iman iddiasında bulunan bir kişi, kesinlikle tağuta muhakeme olmayı irade etmeyecek, ondan hüküm talep etmeyecek ve onun hükmüne asla ve asla razı olmayacaktır. Tağuta muhakeme olmayı isteyen bir kişi nasıl iman iddiasında bulunabilir ki, kendisini yaratan Allah’ın hükümlerini kenara bırakmış, tağuttan hüküm talep etmiştir. Bu, iman iddiası ile kesinlikle bağdaşmayan bir harekettir, dalaletin en derin çukurlarından bir çukurdur…
Bu ayet muhkemdir. Manası açık ve anlaşılır netliktedir. Muradı ilahiyi kavramak için ihlasla, samimiyetle ayeti anlamaya çalışmak yeterlidir. Burada bize düşen kalbimizi ayete açmaktır. Böylece kendimizi ayete teslim edip, onun bize anlattıklarını kavrayabiliriz.
Mümin itikadını, fıkhını, fikrini, hayatı ile ilgili her şeyi Kur’an ve Sünnetten alır. Oluşturulan itikada veya taklit yoluyla başkalarından alınan inançlara Kuran ve Sünneti dayanak yapmaya çalışmak, vahyi kendi kafasındaki düşünceye göre anlamlandırmaya yönelmek, şeytana tabi olmanın başka bir adıdır aslında.
Şu içinde yaşadığımız zamanda maalesef insanlar İslami birçok konuda ihtilafa düştükleri gibi bu konuda da çok çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Bu ihtilafların temelini de Kur’an ve sünnete tabi olmayı kenara bırakıp Kur’an ve sünneti kendi görüşlerine ve hevalarına tabi kılma noktasındaki arzularından kaynaklanmaktadır. Oysa ilahi mesaj, ancak kendisine uyulsun diye indirilmiştir. İlahi mesajın emirlerine razı olmayan insanların tarih boyunca yapmış oldukları çabaların bir benzerini günümüzde de görmekteyiz. Bu, yahudileşmekten başka bir şey değildir. “Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye, kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap´tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah´a iftira ediyorlar. Onlar dinin kendi arzularına uymasını istemektedirler.” (Al-i İmran, 78) İşin enteresan tarafı, bunların her biri de Kur’an ve Sünnete tabi olduğunu iddia etmesidirdir.
Aslında bu konudaki naslar o kadar net ve açıktır ki, her Akıl sahibi kul rahatlıkla anlayabilir. Allah’a teslim olmayanların zihinlerinin şeytanin oltasına takıldığı çok açıktır. Bu konudaki ihtilaf, aslında nasların karışıklığından değil;  tam tersi, insanların kalplerinin ve kafalarının içindeki karışıklıktan meydana gelmektedir.
Kafası karışık olan bu insanlar, karışıklığın dinden olduğunu zannetmekte ve nihayetinde ifrat ve tefrit arasında bocalayıp durmaktadırlar.
Bunlardan bazıları bu konuyu tamamiyle önemsizleştirip o şekliyle işin içerisinden çıkacaklarını düşünmektedirler; diğer bazılarıysa meseleyi o kadar büyüttüler ki, sanki dinin tek temel meselesi buymuş gibi bir noktaya getirip içinde körleştiler.
Bu müptediler indi görüşlerini de kendilerince ispat etmek için Kur’an ve Sünnet dışı farklı yollara tevessül etmek durumunda kaldılar.
Bunların bir kısmı zamanımızdaki şartların zorluğunu (harec) ve ikrah şartlarının gerçekleştiğini ileri sürerek tağuttan hüküm talep edilebileceğini ileri sürdüler. Malumdur ki, ikrah şartları gerçekleşmeden, şartların zorluğu (harec) tek başına küfür işlemeye ruhsat vermez. Bilindiği gibi mekruh, haram ve küfür konularındaki ikrah şartları farklıdır. Mekruh veya haram işleme konularında ruhsata sebeb teşkil eden ikrah ile imani konulardaki ikrah farklıdır. Maalesef bunlar ya meseleyi karıştırıyorlar ya da bile bile istismar ediyorlar. Sahabenin bir tokatı ikrah sayarım, sözünü itikadî konuda küfür işleme ruhsatına delil sayanlar, fıkıh kitaplarından ikrah konusuna baksalar ne korkunç bir hata işlediklerini göreceklerdir. İbni Mesud gibi, kafirlerin baskı ve zorlamalarına boyun eğmemiş, yiğitçe onlara başkaldırmış bir iman kahramanından haya edeceklerdir herhalde… Mekke´de müşriklerin zulüm ve işkencelerine maruz kalan sahabelere ikrah ruhsatının hangi durumlarda verildiğine bir örnekle bakalım.
‘’Abdürrezzak, ibn Sa’d, ibn Cerir, ibn Ebi Hatim, Hâkim Delâil’de Beyhakî ve ibn Asakir, Ebu Ubeyde b. Muhammed b. Ammar vasıtasıyla babasından bildiriyor: Müşrikler Ammar b.Yasir’i bırakmıyordu. Ancak Rasulullah’a (s.a.s.) sövüp onların ilahları hakkında güzel şeyler söyleyince bıraktılar. Ammar Peygambere (s.a.s.) gelince: “Bu gelişinin arkasında ne vardır?” diye sordu. Ammar: Kötü şeyler vardır. Sana sövmedikçe ve onların ilâhlarını övmedikçe beni bırakmadılar.” dedi. Rasulullah’a (s.a.s.): “Bunları söylediğin zaman kalbin nasıldı?” diye sorunca, Ammar: “İmanda mutmaindi.” dedi. Rasulullah (s.a.s.): “Eğer bir daha olacak olursa aynı şeyleri tekrar söyle.” buyurdu. Bunun üzerine: “Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan hariç…” ayeti nazil oldu. Bu kişi Ammar bin Yasirdir.’’
‘’İbn Sa’d ve ibn Asakir, Ömer b. El-Hakem’den bildiriyor: Ammar b. Yasir’e kendisini kaybedene kadar işkence edilmişti. Aynı şekilde Suheyb, Ebu Fukeyhe, Bilal, Amir b. Fuheyre ve müslümanlardan bir grup da bayılıncaya kadar işkenceye maruz kaldılar Nahl Suresi 110. ayeti bu kişiler hakkında nazil oldu.’’ (ed-Durru’l-Mensur)
Anası, babası şehid edilmiş olan bu sahabiye ve onun durumunda olanlara aşağıdaki ayet ruhsat verdi.
“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlananların (ikrah) dışında, her kim; imanından sonra Allah´ı küfre göğüs açarsa; işte Allah´ın gazabı onların üzerinedir. Ve onlar için büyük bir azab vardır.” (Nahl, 106)
Tağuta muhakeme olmayı isteme gibi, açık küfür olan bir durumda, kimse kimseyi zorlamadıği, bu küfrü işletmek için cebir uygulanmadığı halde, nasıl olur da mal kaybı ya da hürriyeti bağlayıcı gibi bazı gerekçeler ikrah sayılarak tağutun mahkemesine başvurulabilir!
Ayetin mealinden hareketle, bu ayet, isteyerek taguta muhakeme olanlarla ilgilidir, birisi istemeye istemeye tağutun mahkemesine başvurursa bu ayet kapsamına girmez, diyenlerin bu iddialarının üzerinde konuşmak, vakti boşa harcamak olur.
Alternatif şer’î mahkemelerin olmayışını delil getirerek tağutun mahkemesine başvurulabileceğini iddia edenler de var. Bunlar da ayetin nüzul sebebine tutunmaktadırlar. Ayetin nüzul sebebinde onlar için bir delil yoktur. Çünkü, orada münafığın iman iddiasının geçersizliği iki mahkemenin varlığına bağlanmamıştır. Evet orada başvurulmak istenen iki mercii (Rasulullah ve Kab bin Eşref) var. Ancak burada küfür iki mahkemenin varlığına değil, tağuta muhakeme olmayı irade etmelerine bağlanmıştır. Bu ayetin ifadesi mutlaktır. “Bir ayetin nüzul sebebi ayeti tahsis etmez,” bilinen bir usul kasidesidir. Bir ayeti, tahsis ya da takyid, ancak bir nassla olabilir. Böyle bir nass da yoktur. Demek ki, tağuta muhakeme olmayı istemek, ancak şer’î mahkemenin olduğu yerde küfür olur, diyenlerin tutanabilecekleri bir delilleri yoktur.
Diğer bir takım insanlar ise farklı bir yola sapıp alimleri istismar etmeye, onların söylemediklerini onlara söyletme yoluna girdiler. Alimlerin söylediklerinden ziyade niyetlerini okuma ve yorumlama çabasına girdiler. Nedense alimler hep onların istediklerini kastediyorlar! Bu niyet okuma çabası da çok tatlı bir keşif yolu oldu onlara. Alimler bir kelam ettilerse bu konuda, hemen onların kastı şudur deyip yorumladılar.  Ya da mefhumu muhalif deyip, alimlerin kasıtlarını kendileri tespit etmeye çalıştılar. Alimleri istismar etmenin en ipe sapa gelmez örneklerinden biri de, eğer mahkemede savunma yapmak küfür olmasaydı, alimler bunu söylerdi. Madem küfür olmadığını söylememişler, o halde bu küfürdür söylemidir. Biz usul biliriz deyip insanları cahil sayan bu güruhlar, böylece usulden ne kadar uzak olduklarını ortaya koydular.
Ayetin lafzından, nüzul sebebinden, siyak ve sibakından açıkça anlaşıldığı gibi, burada imanı kabul olunmayan, iddiası boş olarak değerlendirilen kişi, tağuta muhakeme olmayı irade ve ihtiyar edip isteyen kişidir. Hasbelkader tağutun mahkemesine düşmüş, kendisine bir suç isnat edilmiş, kendisi suçlanmış veya suç işlemiş bir kişinin kalkıp da kendisini müdafaa etmesi yasaklanmamıştır. Eğer ayeti kerimede “يريدون yurîdûne” kelimesi olmamış olsa, o zaman bu iddia doğru olabilirdi. Yani denebilirdi ki, mahkemede bulunan ve orada kendisini savunan veya birisini dava eden herkesi kapsar. Kur’an’da ne bir harf, ne bir nokta, ne de bir kelime haşa gereksiz ve fazla olarak yer almaz.
Müfessirler “يريدون yurîdûne” kelimesini yok saymamış, ayeti tefsir ederken bu kelimenin ayete kattığı manayı göz önünde bulundurmuşlardır. Ayette zikri geçen iman iddiasında bulunan kimselerin, bunu irade edenler olduklarını belirtmişlerdir. Gerek muhakeme olan kimselerin bunu irade ettiklerini zikretmek, gerekse bu kelimenin manasını açıklamak suretiyle bu kelimenin ayete kattığı manaya değinmişlerdir. Onların bu tutumları açıkça göstermektedir ki, ayeti anlamaya çalışırken ve ayetten hüküm istinbat ederken bu kelime asla gözardı edilemez, yok sayılamaz. Aksi taktirde bu, ayete karşı yapılmış hevai bir müdahale ve apaçık bir saptırmadan başka bir şey addedilemez. Öyleyse günümüzde, bu kelimenin ayete kattığı manayı yok sayan kimselerin çabası, apaçık bir tahriften başka ne olabilir!
Tağutlardan hüküm talep etmemiş, böyle bir istekte bulunmamış bir kişinin kendisini savunması bu ayette asla ve asla yasaklanmamıştır. Kişinin kendisini savunmasını bu ayetin kapsamına sokan, dolayısıyla insanları tekfir edenler; ayetin demediğini, ayete dedirtmeye çalışanlardır. Tarihte aklı başında hiç kimse, kalkıp da insanları bundan dolayı tekfir etmemiştir. Böyle bir iddiada bulunmak gerçekten büyük bir cürümdür. Bunu iyi niyetle değerlendirmek de mümkün değildir.
Herhalde bunlardan daha çok “kopyala yapıştırı” sevenler yoktur. Alakalı alakasız birçok metni “kopyala yapıştır” yaparak bir araya getirdikleri uzun metinler, onların akidelerinin göstergesi ve övünç kaynakları oldu. Hatta bunlardan bir takımı da bu metinleri kitap halinde bastırıp akidelerinin ana esası diye dağıttılar. Aslında bu yazıları, ihlas ve aklı selim ile okusalardı hakkı batıla alet ettiklerini göreceklerdi.
Kur’an ve Sünneti perdeleme ve gölgeleme yoluna saptılar. Ne kadar çok nakilde bulunurlarsa o kadar çok ilim sahibi olacaklarını ve davalarının doğru olduğunu ortaya koyacaklarını düşündüler. Kur’an ve sünnete razı olmaya yanaşmayanların, alimleri de kullanmak isteyecekleri bilinmelidir. Onlar için alimlerin ne dediği de aslında çok önemli değil, önemli olan o alimleri nasıl kendi hevalarına alet edecekleridir. Oysa alimler hakkı anlamada birer yardımcıdır, hakkın kendisi de değildir. Hiç kimsenin alimleri istismar etme gibi bir hakkı da yoktur. Kendi yazılarında bir sürü alimin ismini zikretmeyi, ilimlerinin göstergesi saydılar. En nihayetinde, kendilerini bütün alimlerin ilimlerini toplayan zamane alimleri olmakla(!), diğer insanları ise cahillikle nitelendirmeyi kendileri için bir marifet saydılar.
Alimleri istismar etmek, aslında Kur’an ve Sünnneti istismar etmenin en kestirme yoludur.
Bizim amacımız onları sadece tenkit etmek, onların yanlışlarını burada tek tek saymak değildir aslında. Gayemiz meselenin doğru anlaşılmasına yardımcı olmak ve muradı ilahiyi anlama çabasıdır.
Ayet muhkem, çok net ve açık olmasına rağmen biz bazı tefsirlerden alıntılar yaptık. Böylece kafası karışmış olanlar, iyice anlasınlar ki, iman iddiası boş olanlar, aslında tağuta muhakeme olmak isteyenler, ondan hüküm talep edenler ve onun hükmünü ihtiyar edip irade edenlerdir.
“يريدون yurîdûne” kelimesine türkçe çevirilerde genellikle ‘istiyorlar’ manası verilmiştir. Bu mana yanlış olmamakla beraber eksiktir. Aşağıya alıntı yaptığımız tefsirlerden de görüleceği gibi bu kelime, irade ediyorlar, ihtiyar ediyorlar, istiyorlar, niyet ediyorlar vb. manalarında tefsir edilmiştir. Müfessirler, açıklamalarında özellikle ‘irade ediyorlar’ lafzını tercih etmişlerdir. Biz de bu sebeple, “يريدون yurîdûne” kelimesinin çevirisinde, ‘irade ediyorlar’ lafzını kullanmayı tercih ettik. Tefsirlerden yaptığımız alıntıların Arapça aslını da koyduk ki, dileyen oradan okusun. Böylece müfessirlerin bu ayetler hakkındaki açıklamaları doğru anlaşılsın.
Razî, müfessirlerin çoğunun, ayetin (Nisa 60) nuzul sebebi olarak aşağıdaki rivayeti naklettiklerini ifade etmiştir:
قال كثير من المفسرين: نازع رجل من المنافقين رجلا من اليهود فقال اليهودي: بيني وبينك أبو القاسم، وقال المنافق: بيني وبينك كعب بن الاشرف، والسبب في ذلك أن الرسول صلى الله عليه وسلم كان يقضي بالحق ولا يلتفت الى الرشوة، وكعب بن الاشرف كان شديد الرغبة في الرشوة، واليهودي كان محقا، والمنافق كان مبطلا، فلهذا المعنى كان اليهودي يريد التحاكم الى الرسول، والمنافق كان يريد كعب بن الاشرف، ثم أصر اليهودي على قوله، فذهبا اليه صلى الله عليه وسلم، فحكم الرسول عليه الصلاة والسلام لليهودي على المنافق، فقال المنافق لا أرضى انطلق بنا الى أبي بكر، فحكم أبو بكر رضي الله عنه لليهودي فلم يرض المنافق، وقال المنافق: بيني وبينك عمر، فصارا الى عمر فأخبره اليهودي أن الرسول عليه الصلاة والسلام وأبا بكر حكما على المنافق فلم يرض بحكمهما، فقال للمنافق: أهكذا فقال نعم، قال: اصبرا إن لي حاجة أدخل فأقضيها وأخرج اليكما. فدخل فأخذ سيفه ثم خرج اليهما فضرب به المنافق حتى برد وهرب اليهودي، فجاء أهل المنافق فشكوا عمر إلى النبي صلى الله عليه وسلم فسأل عمر عن قصته، فقال عمر: إنه رد حكمك يا رسول الله، فجاء جبريل عليه السلام في الحال وقال: انه الفاروق فرق بين الحق والباطل، فقال النبي صلى الله عليه وسلم لعمر: ” أنت الفاروق ” وعلى هذا القول الطاغوت هو كعب بن الأشرف
Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Münafıklardan biri, yahudilerden biri ile tartıştı ve yahudi dedi ki, benimle senin aranda Ebu’l-Kasım vardır. Münafık da dedi ki, benimle senin aranda Ka’b bin Eşref vardır. Bunun sebebi, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hak ile hükmetmesi ve rüşvete asla iltifat etmemesi; Ka’b bin Eşref’in ise rüşveti aşırı sevip istemesidir. Yahudi haklı, münafık ise haksız idi. Bunun için yahudi Rasul’e muhakeme olmak istiyordu. Münafık ise Ka’b bin Eşref’i istiyordu. Sonra yahudi sözünü dayattı ve Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gittiler. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem de yahudinin lehine, münafığınsa aleyhine hükmetti. Münafık dediki: Razı değilim, benimle Ebu Bekir’e gel. Ve Ebu Bekir (r.a.) bu konuda yahudi lehine hüküm verdi. Münafık razı olmadı ve dedi ki, benimle senin aranda Ömer vardır. Ömer’e gittiler ve yahudi ona, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ve Ebu Bekir’in münafığın aleyhine hükmettiğini ve onun, onların hükmüne razı olmadığını anlattı. O da münafığa dedi ki: Öyle mi? O da evet, dedi. Ömer (r.a.) da dedi ki, bekleyin, benim bir ihtiyacım var, içeri girip halledeyim, yanınıza çıkarım. Ardından içeri girdi, kılıcını aldı, sonra yanlarına çıktı ve kılıçla münafığın boynunu vurdu. Yahudi de kaçtı. Ardından münafığın ailesi gelip, Ömer’i (r.a.) Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şikayet etti. O da Ömer’e olayı sordu. Ömer dedi ki, o senin hükmünü reddetti, ey Allah’ın Rasul’ü. Bunun üzerine Cebrail geldi ve dedi ki, o Faruk’tur, hak ile batılı birbirinden ayırdı. Ardından Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ömer’e dedi ki, “Sen Faruk’sun.” Bu rivayete göre tağut, Ka’b bin Eşref’tir.
İbni Kesir mezkur ayetle ilgili şu açıklamayı yapıyor:
هذا إنكار من الله عز وجل على من يدعي الإيمان بما أنزل الله على رسوله، وعلى الأنبياء الأقدمين، وهو مع ذلك يريد أن يتحاكم في فصل الخصومات إلى غير كتاب الله وسنة رسوله، كما ذكر في سبب نزول هذه الآية أنها في رجل من الأنصار ورجل من اليهود تخاصما، فجعل اليهودي يقول بيني وبينك محمد، وذاك يقول بيني وبينك كعب بن الأشرف. وقيل في جماعة من المنافقين ممن أظهروا الإسلام، أرادوا أن يتحاكموا إلى حكام الجاهلية. وقيل غير ذلك، والآية أعم من ذلك كله
“Bu, Allah Azze ve Celle’den, Rasulullah’a ve önceki nebilere indirilene iman ettiğini iddia edip, sonra da husumetlerinin çözümünde Allah’ın kitabından ve Rasul’ünün sünnetinden başkasına muhakeme olmak isteyen kimseye (onların iddialarına) bir reddir. Bu ayetin nüzul sebebinde zikredildiği gibi, ensardan ve yahudilerden iki adamın arasında husumet oldu. Yahudi, benimle senin aranda Muhammed vardır, dedi. Diğeri de benimle senin aranda Ka’b bin Eşref vardır, dedi. Müslüman görünen münafıklardan bir grup oldukları da söylenmiştir. Bunlar cahiliyye hakimlerine muhakeme olmayı irade ettiler. Başka şeyler de söylenmiştir. Ayet ise geneldir, bunların tamamına şamildir.”
Şevkanî Nisa Suresi 60. ayeti şöyle tefsir etmiştir:
قوله: { أَلَمْ تَرَ إِلَى ٱلَّذِينَ يَزْعُمُونَ } فيه تعجيب لرسول الله من حال هؤلاء الذين ادعوا لأنفسهم أنهم قد جمعوا بين الإيمان بما أنزل على رسول الله صلى الله عليه وسلم، وهو: القرآن، وما أنزل على من قبله من الأنبياء، فجاءوا بما ينقض عليهم هذه الدعوى ويبطلها من أصلها، ويوضح أنهم ليسوا على شيء من ذلك أصلاً، وهو إرادتهم التحاكم إلى الطاغوت، وقد أمروا فيما أنزل على رسول الله، وعلى من قبله أن يكفروا به
“Allahu Teala’nın “İddia edenleri görmedin mi?” sözünde, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem`e indirilene (Kur’an) ve ondan önceki nebilere indirilenlerin tamamına iman ettiklerini iddia edip, bu iddialarını bozacak ve onun aslını iptal edecek şeylerle gelenlerin durumlarında Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem`e hitaben taaccub edilecek bir durum olduğu ifade edilmiştir. Tağuta muhakeme olma iradeleri, onların aslında iddia ettikleri üzere olmadıklarını açıklıyor. Oysa Rasulullah’a ve ondan öncekilere indirilenlerde onu (tağut) inkar etmeleri emredilmişti.”
Görüldüğü gibi, Şevkanî tağuta muhakeme olmayı irade edenlerin, iman iddiaları üzere olmadıklarını söylüyor. Gayri iradi mahkemede kendisini savunan nasıl olur da bu ayetin kapsamına sokulabilir?
Taberi Allah-u Teala’nın “Tağuta muhakeme olmak istiyorlar” kavlini şöyle tefsir etmiştir:
{ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ } في خصومتهم { إِلَى ٱلطَّـٰغُوتِ } يعني: إلى من يعظمونه، ويصدرون عن قوله، ويرضون بحكمه من دون حكم الله
“Muhakeme olmak istiyorlar” yani, husumetlerinde. “Tağuta” yani, kendisini yücelttikleri, sözünü kanun saydıkları ve Allah’ın hükmü dışında hükmüne razı oldukları kimselere.”
Razî, tağuta muhakeme olmak isteyen kimseler hakkında şöyle demiştir:
ذكر في هذه الآية أن المنافقين والذين في قلوبهم مرض لا يطيعون الرسول ولا يرضون بحكمه، وانما يريدون حكم غيره
“Bu ayette münafıkların ve kalplerinde hastalık bulunanların Rasul’e itaat etmeyerek, onun hükmüne razı olmayıp da başkalarının hükmünü istedikleri/irade ettikleri anlatılmıştır.”
Ve yine Razî ayetin maksadını şöyle açıklamıştır:
مقصود الكلام ان بعض الناس أراد أن يتحاكم إلى بعض أهل الطغيان ولم يرد التحاكم إلى محمد صلى الله عليه وسلم
“Bu sözün maksadı şudur ki, bazı insanlar, tuğyan ehli birtakım kimselere muhakeme olmayı istedi/irade etti, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e muhakeme olmayı istemediler.”
Nesefi mezkur ayet hakkında şu açıklada bulunmuştur:
أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى ٱلطَّـٰغُوتِ } أي كعب بن الأشرف سماه الله طاغوتاً لإفراطه في الطغيان وعداوة رسول الله عليه السلام، أو على التشبيه بالشيطان، أو جعل اختيار التحاكم إلى غير رسول الله صلى الله عليه وسلم على التحاكم إليه تحاكماً إلى الشيطان
“Tağuta muhakeme olmak” Yani Ka’b b. Eşref. Tuğyanda ve Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem`e düşmanlıkta aşırılığa gitmesinden dolayı ya da onu, şeytana benzetmek için veya başkasına muhakeme olmayı, Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem`e muhakeme olmaya tercih etmenin şeytana muhakeme olma manasına gelmesinden dolayı Allah onu tağut diye isimlendirmiştir.”
Ebu Hayyan’ın bu ayeti tefsiri şöyledir:
ومناسبة هذه الآية لما قبلها ظاهرة لأنه تعالى لما أمر المؤمنين بطاعة الله ورسوله وأولي الأمر، ذكر أنه يعجب بعد ورود هذا الأمر من حال مَن يدَّعي الإيمان ويريد أن يتحاكم إلى الطاغوت ويترك الرسول
“Bu ayetin öncesi ile münasebeti açıktır. Çünkü Allahu Teala müminlere; Allah’a, Resulüne ve emir sahiplerine itaati emretmişti. Sonra da bu emre rağmen iman iddasında bulunan ve Rasulü bırakıp da, tağuta muhakeme olmayı irade edenin şaşılacak halini zikretti.”
İbni Adil der ki:
ذكر في هذه الآيةِ أن المُنَافقين والذين في قُلُوبهم مَرَضٌ لا يُطيعُون الرَّسُولَ، ولا يَرْضُونَ بحُكْمِهِ، وإنما يُريدُون حُكْمَ غيره
“Bu ayette münafıkların ve kalplerinde hastalık olanların Rasule itaat etmedikleri ve onun hükmüne razı olmadıkları zikredilmiştir. Onlar ondan başkasının hükmünü irade ediyorlar/istiyorlar.”
Maturidi tağuta muhakeme olmayı niyet eden kişilerin bu ayet kapsamına girdiğini ifade ediyor:
يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوۤاْ} قصدوا أن يتحاكموا ولم يتحاكموا بعد، فأخبرهم رسول الله صلى الله عليه وسلم بذلك؛ فعلموا أنه إنما علم ذلك بالله، لكنهم لشدة تعنتهم وتمردهم لم يتبعوه
“Muhakeme olmak istiyorlar” Muhakeme olmak için niyet ettiler fakat henüz muhakeme olmadılar. Ardından Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara bunu bildirdi. Onlar bu bilginin Allah’tan olduğunu bildiler, fakat şiddetli inatları ve isyanları sebebiyle ona tabi olmadılar.”
Nesefi “Yurîdûne” (istiyorlar/irade ediyorlar) lafzının hal olduğunu belirtmiştir:
يُرِيدُونَ} حال من الضمير في يزعمون
“Yurîdûne” ‘Yez’umune’deki zamirin halidir.”
Yine Ebu Hayyan da bu lafız için aynı açıklamayı yapmıştır:
وقد أمروا أن يكفروا به } جملة حالية من قوله: يريدون، ويريدون حال، فهي حال متداخل
“Onu inkar etmekle emrolunmuşlardı” Yurîdûne’nin hal cümlesidir. Yurîdûne de haldir. Bu, içiçe hal olur.”
Müfessirler bu ayetteki Yurîdûne (irade ediyorlar) lafzının Yezu`mune (iddia ediyorlar) fiilindeki zamirin (iman iddiasında bulunanlar) hali olduğunu söylemişlerdir. Hal, fiil cümlesindeki failin veya mefulun yada her ikisinin durumuna denir. Buradaki ‘Yurîdûne’ kelimesi, ‘Yezu`mune’ kelimesindeki zamirin (onlar), yani failin halidir, durumudur. Buna göre ayetteki iman iddiasında bulunanların durumunun irade etmek olduğu bildirilmiş olur. Özet olarak; müfessirler ayette geçen “irade ediyorlar” kelimesinin hal olduğunu belirterek iman iddiasında bulunan kimselerin durumunu bu kelimeyle nitelemişlerdir. Bundan sonra bu kelimeyi yok sayarak insanları tekfir edenlere ne denebilir ki!
Şöyle bir iddiada bulunanlar da var: “Yetehâkemû” (يتحاكموا) muhakeme oluyorlar fiili müşareke (işteş) bir fiildir; müddea da müddea aleyh (davacı ve davalı) de bu fiilde ortaktırlar, dolayısıyla ikisinin de hükmü birdir. İki taraf da muhakemeleşmenin içindedir ve onun parçasıdır. Bunlar bölünmez bir bütündür, bunların hükümleri de aynı olur.” Aslında bu da boş bir iddiadan başka bir şey değildir. Bu iddianın hakikatle yakından uzaktan bir alakası yoktur. Bu, değerlendirmeye tabi tutulmaya bile değmez bir dil oyunudur. Ama yine de faydalı olur umuduyla bunu bir ayetle açıklayalım.
وَاِنْ طَٓائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اقْتَتَلُوا فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَاۚ فَاِنْ بَغَتْ اِحْدٰيهُمَا عَلَى الْاُخْرٰى فَقَاتِلُوا الَّت۪ي تَبْغ۪ي حَتّٰى تَف۪ٓيءَ اِلٰٓى اَمْرِ اللّٰهِۚ فَاِنْ فَٓاءَتْ فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَاَقْسِطُواۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ
“Eğer mü´minlerden iki taife çarpışacak olursa; aralarını düzeltin. Şayet biri diğeri üzerine saldırırsa; saldıranlarla Allah´ın buyruğuna dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerlerse; artık adaletle aralarını bulun ve adil davranın. Şüphesiz ki Allah; adil davrananları sever.” (Hucurat, 9)
Bu ayet birbirleriyle savaşan iki mü’min gruptan bahseder, bunların arasında gerçekleşen şey savaştır. (اقتتلوا) yani, savaş fiili müşareke fiilidir. Allah bu iki taifeyi bir saymamış, birini baği ve Allah’ın emrinden çıkmış olarak nitelendirmiştir. Eğer saldırgan taraf yola gelmezse diğer müslümanların da zalimi yola getirmek için mazlumun yanında, onlar Allah’ın emrine dönünceye kadar müşareke fiili olan savaşa iştirak etmelerini vacip kılmıştır.
Hangi akıl sahibi bu iki taifenin hükmünün bir olduğunu söyleyebilir?
Aslında meselenin izahatı için bu kadar yeterlidir, ama yine de tatmin olmamış insanlar olabilir. Tağutun mahkemesinde kendisini savunma durumunda kalan kimse olmuş mudur? Bununla ilgili bir örnek var mıdır, diye düşünebilir. Evet vardır ve O da bir peygamberdir: Yani YusufAleyhisselam . Şimdi de tefsirlerden Yusuf’un Aleyhisselam  kendisini savunma durumunda kaldığı ayetlere ve bunların tefsirlerine bakalım. Yusuf Aleyhisselam  tağutun karşısında kendisini savunmuş mu, yoksa savunma küfürdür deyip de kenara mı çekilmiş?
Önce ayetlere ve onların meallerine bakalım.
Yusuf 24. Ayet: وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ  كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ
Yusuf 25. Ayet: وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Yusuf 26. Ayet: قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ
Yusuf 27. Ayet: وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Yusuf 28. Ayet: فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ
Yusuf 29. Ayet: يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟
“Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlâslı kullarımızdandı.” (Yusuf, 24)
“İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında onun kocasına rastladılar. Kadın dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir!” (Yusuf, 25)
“Yusuf: Asıl kendisi benim nefsimden murat almak istedi, dedi. Kadının akrabasından biri şöyle şahitlik etti: Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, bu ise yalancılardandır.” (Yusuf, 26)
“Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. Bu ise doğru söyleyenlerdendir.” (Yusuf, 27)
“(Yusuf´un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu görünce, (kadına): «Şüphesiz, dedi; bu, sizin tuzağınızdır. Sizin tuzağınız gerçekten büyüktür. (Yusuf, 28)
Ey Yusuf! Sen bundan vazgeç! (Ey kadın!) Sen de günahının affını dile! Çünkü sen günahkârlardan oldun.” (Yusuf, 29)
Şimdi de müfessirlerin bu ayetleri nasıl tefsir ettiğine bir göz atalım.
Taberî, Yusuf’un (a.s) kendisini savunmasının sebebini şöyle izah ediyor:
قال يوسف لما قذفته امرأة العزيز بـما قذفته من إرداته الفـاحشة منها مكذّبـاً لها فـيـما قذفته به ودفعاً لـما نُسِب إلـيه: ما أنا راودتها عن نفسها
“Azizin karısı, Yusuf’un Aleyhisselam  kendisine karşı kötülük düşündüğü ile ilgili iftirayı atınca, Yusuf Aleyhisselam  da onun iftirasını yalanlamak ve kendisine nisbet edilen şeye karşı kendisini savunmak için şöyle dedi: Ben onun nefsinden murad almak istemedim…”
Nesefî’ye göre, eğer kadın onu şikayet etmeseydi, Yusuf Aleyhisselam  kadını olan azize (tağut) şikayet etmeyecekti:
لولا ذلك لكتم عليها ولم يفضحها. ولما عرضته للسجن والعذاب ووجب عليه الدفع عن نفسه
“Kadın, Yusuf’u zindan ve azap ile karşı karşıya bırakınca nefsini savunması ona vacip oldu. Böyle olmasaydı onu gizler ve nefsini müdafa etmek için onu ifşa etmezdi.”
Zemahşerî Yusuf’un Aleyhisselam  kendisini savunmasının gerekçesini şöyle izah ediyor:
وقيل: العذاب الأليم الضرب بالسياط. ولما أغرت به وعرّضته للسجن والعذاب وجب عليه الدفع عن نفسه
“Denildi ki: Elim olan azab kırbaçlanmaktır. Kadın, Yusuf’u yoldan çıkarmaya çalışarak onu zindana düşme ve azaba uğrama ile karşı karşıya bırakınca; nefsini müdafaa etmesi Yusuf’a vacip oldu.”
Dikkat edilecek olursa, Yusuf Aleyhisselam kadının şikayetine karşı melikin huzurunda kendisini savunmuştur. Kadın, Yusuf Aleyhisselam’ın kendisine kötülük yaptığı iftirasını atarak, O’nun elim bir azaba çarptırılmasını ya da zindana atılmasını istemiştir. Kadının bu isteği sıradan bir şikayet değildir. Belli ki, şikayetin yapıldığı kişi, cezalandırabilecek ve zindana atabilecek yetkilere sahip biridir. Bundan dolayı kadın, Yusuf Aleyhisselam hakkında bu iki cezadan birisinin verilmesi hükmünü istemektedir. Yargı makamı olan melik de hüküm vermek üzere kadının ile Yusuf Aleyhisselam’ın söylediklerinin ve delil olan gömleğin her yönden değerlendirmesini yapmakta ve bunun neticesinde de hükmünü vermektedir. Eğer savunma küfürdür, diyenlerin söylemiş olduğu gibi olsaydı; kadın, hüküm talebinde bulunduğu zaman, Yusuf Aleyhisselam’ın tağutun hükmünün talep  edildiği bir konuda, ben savunma yapmam, demesi gerekirdi. Tam aksi Yusuf Aleyhisselam kendisini savunarak kadının suçlu olduğunu söylemiştir.
Şevkanî, Yusuf Süresi 26. ayeti tefsir ederken şöyle diyor:
وَشَهِدَ شَاهِدٌ مّنْ أَهْلِهَا } أي: من قرابتها، وسمي الحكم بينهما شهادة لما يحتاج فيه من التثبت والتأمل، قيل: لما التبس الأمر على العزيز احتاج إلى حاكم يحكم بينهما ليتبين له الصادق من الكاذب
“Kadının akrabarından bir şahit şahitlik etti.” Yani: Kadının yakınlarından biridir. İkisi arasındaki hüküm, şehadet diye isimlendirildi. Çünkü bunda tahkik ve tefekküre ihtiyaç vardı.
Denildi ki, iş aziz için, içinden çıkılmaz bir hal alınca, yalancıyla doğruyu açığa çıkarmak için ikisinin arasında hükmedecek bir hakime ihtiyaç duydu.”
Süfyan es-Sevri bu olayın hakiminin kim olduğunu ibn Abbas’tan şöyle rivayet ediyor:
سفيان عن جابر عن بن أبي مليكة عن بن عَبَّاسٍ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا قال كان خاصة للملك
Süfyan, Cabir’den, o da İbni Ebi Muleyke’den,  İbni Abbas “Kadının akrabarından bir şahit şahitlik etti.” ayeti hakkında şöyle dedi: Melikin  yakın adamlarındandı.
Abdurrezak San’anî, Katade’den yaptığı nakille hakimi şöyle vasfediyor:
نا عَبْدُ الرَّزَّاقِ عَنْ مَعْمَرٍ, عَنْ قَتَادَةَ, فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: {وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا} [يوسف: 26] , قَالَ: رَجُلٌ حَكِيمٌ مِنْ أَهْلِهَا
Abdurrezzak, Mamer’den, o da Katade´nin, “Kadının akrabarından bir şahit şahitlik etti.” kavli Teala hakkında, kadının akrabalarından hakîm/hikmet ehli bir adamdı, dediğini nakletti.
Zemahşerî, “Kadının akrabarından bir şahit şahitlik etti.” Ayetinin tefsirinde “şahit” hakkında yapılan açıklamalardan bazılarını şöyle sıralanmıştır:
وَشَهِدَ شَاهِدٌ مّنْ أَهْلِهَا } قيل كان ابن عمّ لها، إنما ألقى الله الشهادة على لسان من هو من أهلها؛ لتكون أوجب للحجة عليها، وأوثق لبراءة يوسف، وأنفى للتهمة عنه. وقيل: هو الذي كان جالساً مع زوجها لدى الباب. وقيل كان حكيماً يرجع إليه الملك ويستشيره ويجوز أن يكون بعض أهلها كان في الدار فبصر بها من حيث لا تشعر
“Kadının yakınlarından bir şahit şahitlik etti.” Denildi ki, o, kadının amcasının oğludur. Şüphesiz ki, Allahu Teala şehadeti onun, yani kadının yakınlarından birinin, ağzıyla söyletmiştir. Bu, kadının aleyhinde daha kuvvetli bir hüccet olması, Yusuf’un beraetınin daha sağlam ortaya çıkması ve hakkındaki ithamın daha güçlü bir şekilde nefyedilmesi içindir. Ve denildi ki, o, kadının kocası ile beraber kapının önünde oturuyordu. Yine denildi ki, kralın kendisine danışıp, istişare ettiği hikmet ehli biridir. Ve o, kadının yakınlarından, evde olayı gören ve kadının da fark etmediği birisi de olabilir.”
Bu vakıada hakim, Yusuf’un Aleyhisselam  beraatine ve kadının suçlu olduğuna gömleğin yırtılma şekline bakarak hüküm vermiştir. Bundan dolayı alimler, bu ayetten, kadının mahkemede alametlerle hüküm verebileceği neticesini çıkarmışlardır.
İbni Atiyye ise bu vakıada gömleğin delil oluşu ile ilgili şöyle diyor:
ونزع بهذه الآية من يرى الحكم بالأمارة، من العلماء، فإنها معتمدهم
“Bu ayetten, alimlerden  emmarelere göre hüküm verenler, delil çıkarmışlardır. Bu ayet onların dayanağıdır.”
Fahrettin er-Razî tefsirinde bu vakıadaki delilleri uzun uzun sıraladıktan sonra hükümde gömleğin etkisini şu şekilde izah ediyor:
أنا بينا أن علامات كذب المرأة كانت كثيرة بالغة مبلغ اليقين فضموا إليها هذه العلامة الأخرى لا لأجل أن يعولوا في الحكم عليها، بل لأجل أن يكون ذلك جارياً مجرى المقويات والمرجحات
“Biz kadının yalanının alametlerinin çok olduğunu ve yakîn derecesine ulaştığını açıklamıştık. Bu görüş sahipleri, diğer alametleri de kadının aleyhine hüküm vermede dayanılması için değil, bilakis güçlendirici ve tercih ettirici olmaları bakımından bunlara ilave etmişlerdir.”
Kurtubî’nin tefsirinde verdiği bilgilere göre, bu olayda verilen hüküm, gömlek alametine dayandığı için, birçok alim bunu, alametlerle hüküm vermenin delili saymıştır:
إذا تنزلنا على أن يكون الشاهد طفلاً صغيراً فلا يكون فيه دلالة على العمل بالأمارات كما ذكرنا؛ وإذا كان رجلاً فيصح أن يكون حجة بالحكم بالعلامة في اللقطة وكثير من المواضع؛ حتى قال مالك في اللصوص: إذا وجدت معهم أمتعة فجاء قوم فادعوها، وليست لهم بيّنة فإن السلطان يَتَلَوَّم لهم في ذلك؛ فإن لم يأت غيرهم دفعها إليهم. وقال محمد في متاع البيت إذا اختلفت فيه المرأة والرجل: إن ما كان للرجال فهو للرجل، وما كان للنساء فهو للمرأة، وما كان للرجل والمرأة فهو للرجل. وكان شُرَيح وإياس بن معاوية يعملان على العلامات في الحكومات؛ وأصل ذلك هذه الآية، والله أعلم
“Eğer şahit bir adamsa, o zaman buluntularda ve başka birçok konuda alamete göre hükmetmenin hüccet olması doğru olur. Hatta Malik hırsızlar hakkında şöyle demiştir: Eğer onların yanında mal bulunur da, halk gelip bunlarda sahiplik iddia ederse ve onların delilleri de olmazsa, emir onları bekletir. Eğer başka kimse gelip böyle bir iddiada bulunmazsa malları onlara verir. Kadın ve erkeğin ihtilaf ettiği ev eşyaları hakkında Muhammed şöyle demiştir: Eğer eşya erkeklerin eşyalarından ise erkeğin, kadınların eşyalarından ise kadınındır. Yok eğer hem erkek hem de kadınların eşyalarından ise ozaman yine erkeğindir. Şurayh ve  İyas b. Muaviye, hükümlerde alametlere göre amel ediyorlardı. Bunun aslı ve dayanağı bu ayettir. Vallahu Alem.”
Sa’lebî de alimlerin bu ayeti hüküm çıkarmada delil aldıklarını ifade etmiştir:
ونَزَعَ بهذه الآية مَنْ يرى الحُكْم بالإِمارة من العلماء؛ فإِنها معتمده
“Bu ayetten, alimlerden emarelere göre hüküm verenler delil çıkarmışlardır. Bu ayet onların dayanağıdır.”
Semerkandî “Kadının akrabarından bir şahit şahitlik etti.” Ayetinden şu neticeyi çıkarmıştır:
في هذه الآية دليل أن القضاء بشهادة الحال جائز
“Bu ayet, halin şehadetine göre hüküm vermenin caiz olduğunun delilidir.”
Taberi, şahidin çocuk değilde hakim/hikmet ehli bir adam olduğuyla ilgili şu rivayeti aktarmıştır:
حدثنا سَوَّار بن عبد الله، قال: ثنا عبد الـملك بن الصبـاح، قال: ثنا عمران بن حدير، عن عكرمة، وذكره عنده: { وَشَهِدَ شاهِدٌ مِنْ أهْلها } فقالوا: كان صبـيًّا، فقال: إنه لـيس بصبـيّ ولكنه رجل حكيـم
Bize Sevvar bin Abdullah anlattı, dediki: Bize Abdulmelik bin es-Sabah anlattı, dediki: Bize İkrime’den İmran bin Hudayr anlattı, onun (İkrime’nin) yanında ” Kadının akrabalarından bir şahit şahitlik etti.” ayetini andı. Bazıları dedi ki, o bir çocuktu. O da dedi ki, o bir çocuk değil, hakim/hikmet ehli bir adamdı.
Maverdî’ye göre, melik, olayı açığa kavuşturmak için bir hakimin hükmüne ihtiyaç duydu:
وشهد شاهد من أهلها } لأنهما لما تعارضا في القول احتاج الملك إلى شاهد يعلم به صدق الصادق منهما من الكاذب، فشهد شاهد من أهلها، أي حكم حاكم من أهلها لأنه حكم منه وليس شهادة
“Kadının akrabarından bir şahit şahitlik etti.” O ikisinin sözleri birbirine çeliştiği zaman, kral onların doğru olanıyla yalancı olanını bilmek için bir şahide ihtiyaç duydu. “Kadının akrabarından bir şahit şahitlik etti.” Yani; kadının yakınlarından bir  hakim, hükmetti. Çünkü o kendi hükmü idi. Şehadet değildi.”
Kurtubî de bu ayet hakkında Maverdî’yle aynı açıklamayı yapmıştır:
وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِّنْ أَهْلِهَآ } لأنهما لما تعارضا في القول ٱحتاج الملك إلى شاهد ليعلم الصادق من الكاذب، فشهد شاهد من أهلها، أي حكم حاكم من أهلها؛ لأنه حكم منه وليس بشهادة
“Kadının yakınlarından bir şahid, şahidlik etti.” Çünkü o ikisinin sözleri birbiriyle tearuz edince, kral onlardan doğru olanla yalancı olanı bilmek için bir şahide ihtiyaç duydu.
“Kadının yakınlarından bir şahid, şahidlik etti.” yani, kadının yakınlarından bir  hakim, hükmetti. Çünkü o şehadet değil, kendi hükmü idi.
Ebu Hayyan ise, bu olayda hüküm verenin aziz olduğunu söylüyor:
كان حكماً حكمه زوجها فحكم بينهما
“O bir hükümdü. Kadının kocasının o ikisi arasında hükmettiği bir hükümdü.”
Alusî der ki:
وقيل: كان ابن عمها الذي كان مع زوجها لدى الباب وكان رجلاً ذا لحية ولا ينافي هذا قول قتادة: إنه كان رجلاً حكيماً من أهلها ذا رأي يأخذ الملك برأيه ويستشيره
Denildi ki, kadının amcasının oğluydu ve kocasıyla beraber kapının önündeydi. Ve bu Katade’nin şu sözüyle çelişmez: O, kadının akrabalarından kralın görüşünü aldığı, kendisiyle istişare ettiği, fikir sahibi ve hakim bir adamdı.
Yine Alusî bu konuda şu nakilde bulunmuştur:
وفسر مجاهد فيما أخرجه عنه ابن جرير الشهادة بالحكم أي وحكم حاكم من أهلها
İbni Cerir’in Mücahid hakkındaki rivayetlerinde o (Mücahid) şehadeti hükümle tefsir etmiştir. Yani; kadının akrabalarından bir hakim hükmetti.
Kurtubî, Yusuf Aleyhisselam’ın beraetini ortaya koyan sözün melike ait olduğunun söylendiğini naklediyor:
وقيل: إن القائل ليوسف ٱعرض ولها ٱستغفري زوجُها الملك
Denildi ki, Yusuf’a yüz çevir ve unut, kadına da bağışlanma dile, diyen kadının kocası olan melikti.
Maverdî, hakim tarafından Yusuf’un Aleyhisselam  beraatinin tasdikini, bir alıntı ile tesbit ediyor:
أعرض عن هذا القول، قاله ابن زيد على وجه التصديق له في البراءة من الذنب
“İbni Zeyd, “bu sözden yüz çevir, unut.” sözünü, onun (Yusuf Aleyhisselam)  suçsuzluğunun tasdiki anlamında, söyledi.”
Görüldüğü gibi,
Davacı (muddea): Azizin karısı.
Davacının iddiası: Yusuf’un Aleyhisselam ondan (haşa) murad almak istediği. “Kadın dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyen…” (Yusuf, 25)
Davacının talebi: Acı bir azap veya zindana atılma. “Kadın dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir!” (Yusuf, 25)
Davalı (muddea aleyh, sanık): Yusuf Aleyhisselam .
Davalının savunması: “Asıl kendisi benim nefsimden murad almak istedi.” (Yusuf, 26)
Delil: Gömlek.
Delilin değerlendirilmesi: “Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, bu ise yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. Bu ise doğru söyleyenlerdendir.” (Yusuf, 26-27)
Şahit: Kadının yakınlarından biri. “Kadının akrabasından biri şöyle şahitlik etti.” (Yusuf, 26)
Hakim: Aziz ya da kadının yakınlarından biri olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Davada bunlardan hangisinin hüküm verdiği sonucu değiştirmez. Sonuçta hüküm verici tağuttur. Ha bu tağut hüküm vermiş, ha diğeri. Birileri “neden hakim, mahkeme salonunda geçip cübbesini giyip elindeki tokmağını vurarak duruşmayı başlatmadı, bu davanın mübaşiri neden yok?” diyebilir. Ancak her olay kendi içinde değerlendirilir. O zaman yasama, yargı ve yürütme erkleri günümüzdeki gibi ayrı değildi. Bunlar azizin doğal yetkileri dâhilindeydi. Dilediğini dilediği yerde yargılayabilir ve cezalandırabilirdi. Bilindiği gibi islam devletinde de yürütme ve yargı Rasulullah’ta (s.a.s) toplanmıştı.
Hüküm: Yusuf Aleyhisselam  beraet ediyor. Kadın suçlu bulunuyor. “Ey Yusuf! Sen bundan (olanları söylemekten) vazgeç! (Ey kadın!) Sen de günahının affını dile! Çünkü sen günahkârlardan oldun.”
Yusuf Aleyhisselam  kıssasıyla ilgili birçok tefsirden benzer alıntılar yaptığımızın farkındayız. Ancak niyetimiz, savunma küfürdür, diyerek insanları tekfir eden ve dinlerini bunun üzerine bina edenlere faydalı olmaktır. İstedik ki, bu kıssada hüküm talebi, hakim, muhakeme, hüküm ve savunma yoktur, diyenlere işin aslını gösterelim. İnsanların kalbi mutmain olsun. Anlamak isteyene bu kadar yeter diye, düşünüyor ve konuya Necaşi’nin karşısındaki müslümanların kıssasıyla devam ediyoruz.
Müslümanlar Hicret’in 5. yılında Mekke müşriklerinin yaptığı işkence ve eziyetlere dayanamayıp nihayetinde Rasulullah’ın izniyle Habeşistan’a hicret ettiler. Ancak müşrikler orada da onları rahat bırakmadı. Müşriklerin gönderdiği heyet Necaşi’nin yanına hediyelerle girip Müslümanları suçladı. Müslümanları kendilerine iade etmesini istediler. Ancak Necaşi onlara Müslümanları teslim etmeden önce, kendilerini dinlediği gibi, Müslümanları da dinlemesi geretiğini söyledi.
Mekke müşrikleri davacı, müslümanlar davalı, Necaşi ise hükmü verecek hakim (tağut). Bakalım sahabeler Necaşi’nin karşısında ne yapmışlar. Mekke müşriklerinin iddialarına ve suçlamalarına karşı kendilerini savunmuşlar mı, yoksa kendimizi savunursak muhakemeleşmiş oluruz da küfre gireriz deyip, susup cevap vermemişler mi? Necaşi’ye icabet edip kendimizi savunursak küfre gireriz diye aralarında tartışmışlar mı? Yoksa kendilerini savunsun diye bir sözcü mü seçmişler?
Sözü fazla uzatmadan olayı, İbni Kesir’in el-Bidaye ve’n-Nihaye adlı tarih kitabından nakledelim:
İbn Asakir, Ebu’l-Kasım Semerkandi tarikiyle Ebu’l-Kasım b. Beğavî’den nakletmistir. Ebu’l-Kasım b. Beğavî, Abdullah b. Cafer’in babası Cafer’in şöyle dediğini rivayet eder:
– Kureyşliler Amr b. As ve Ummare b. Velid’i, Ebu Süfyan’ın verdiği hediyelerle Necaşi’ye gönderdiler. Biz yanında iken bunlar, Necaşi’nin yanına gelip ona şöyle dediler:
– Bizim ayak takımı ve beyinsizlerimizden bazı kimseler, senin yanına gelmişler. Onları bize teslim et.
– Hayır, onları dinlemedikçe size teslim etmem. (Necaşi haber göndererek bizi huzuruna çağırttı. Yanına gittiğimizde bize şöyle sordu):
– Bunlar ne diyorlar?
– Bunlar, putlara tapan bir kavimdir. Allah, bize bir peygamber gönderdi. Biz de ona iman ettik ve onu tasdik ettik. Bunun üzerine Necaşi, Kureyş heyetine dönerek şöyle sordu:
– Bunlar sizin köleleriniz midir?
– Hayır.
– Sizin bunlardan alacağınız var mıdır?
– Hayır.
– Öyleyse bunların yolundan çıkın. (Böyle konuştuktan sonra Necaşi’nin huzurundan çıkıp gittik. Bizden sonra Amr b. As, ona şöyle demiş):
– Bunlar, Hz. İsa hakkında senin düşündüğünden farklı düşünüyorlar.
– Eğer onlar, İsa peygamber hakkında benim söylediğim sözlerden başka şeyler söylüyorlarsa, onları memleketimde bir an dahi bırakmam! (Bunun üzerine Necaşi, bize tekrar haber gönderdi. Bu ikinci çağrısı birincisine nisbetle daha sert idi. Bize şöyle dedi:)
– Adamınız (Muhammed), Meryem oğlu İsa hakkında ne diyor?
– Onun Allah’ın ruhu, iffetli ve bakire Meryem’e bıraktığı kelimesi olduğunu söylüyor.
– Bana falan keşişi ve falan rahibi çağırın! (Çağırttığı keşiş ve rahipler yanına geldiler. Onlara sordu):
– Meryem oğlu İsa hakkında ne diyorsunuz?
– Sen, bizden daha bilgilisin. Sen ne diyorsun? O da yerden bir çöp kaldırarak:
– Bunların İsa hakkında dedikleri, bizim onun hakkındaki inancımızdan bu çöp kadar aykırı değildir, dedi ve sonra bize dönüp:
– Size herhangi bir kimse bir eziyet ediyor mu?
– Evet.
– Kim bunlara dokunursa, ceza olarak ondan dört dirhem alınacaktır, diye tellal çağırttı. Bize:
– Bu ceza yeterli mi? diye sordu.
– Hayır, dedik. Bunun üzerine cezayı bir kat daha arttırdı.» Cafer (r.a.) Habeşistan dönüşü ile ilgili olarak diyor ki: «Rasûlullah (s.a.v.), Medine’ye hicret edip güç kazanınca Necaşi’ye:
– Peygamberimiz Medine’ye hicret etmiş ve güç kazanmıştır. Bize baskı ve eza yaptıklarını söylediğimiz kimseler de ölmüşlerdir. Artık Peygamberimiz’in yanına dönmemize müsaade et, dedik. O da bize:
– Peki, dedi. Azık ve binekler vererek bizi yolcu etti…
Sözün özü, Allah’ı birleyen bir kimse hiç bir şartta tağuttan hüküm talep edemez, aksi taktirde iman iddiasını yalanlamış olur. Hiçbir gerekçe tağuta muhakeme olmayı istemeyi meşrulaştıramaz. Tağutu tekfir etmek, imanın gereğidir. Müslümanlar için hüküm mercii yalnız Allah’tır. Ancak tağuttan hüküm talep etmeyen müslümanların üzerine atılan suçlamalara karşı ister tağutun  karşısında olsunlar, isterse başka yerde kendilerini savunmaları yasaklanmamıştır. Bunu Nisa suresi 60. ayeti kerimede net olarak görebiliyoruz. Yusuf Aleyhisselam ile Necaşi’nin karşısındaki muhacir sahabelerin kendilerini tağutun karşısında nasıl savunduklarını da yukarıda anlattık. Mesele böylece anlaşılmış oldu. Tevfik Allah’tandır.

Ali Çelik