Cahiliyeyi terk ettik mi?

22 Şubat 2020 Kavramlar, Slayt0

İslami ıstılahta, kaynağını tamamen İslam’dan almayan, yani ilahi olmayan her türlü sistem, ideoloji, dünya görüşü ve yaşam tarzı cahiliye diye tanımlanır. Kemalizm, komünizmin, liberalizm, sekülerizm, laisizm, demokrasi, budizm, muharref hristiyanlık… cahiliyeye verilebilecek örneklerden sadece birkaçıdır.

Cahiliye, ‘cehl’ kökünden türemiş bir kavramdır. Ragıp el-İsfehani, el-Müfredat adlı eserinde cehlin özetle şu üç manaya geldiğini kaydetmektedir:

a) Bilgisizlik ve ilimsizlik. 

b) Hakikat ile alakası olmayan bir şeye gerçekmiş gibi inanmak. 

c) Bir şeye gereğinden fazla ya da az değer vermek. (el-Müfredat c-h-l maddesi)

Cahiliyede bu manaların tamamı mevcuttur. Cahiliye mensuplarını Kur’an cahil diye isimlendirmiştir. 

De ki: “Ey cahiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi teklif ediyorsunuz?” (Zümer, 64)

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de Mekke cahiliyesinin önde gelenine Ebu Cehil lakabını takmıştır.

Cahiliye cehaletin ta kendisidir. Çünkü cahiliye beşeri zan ve vehimlere dayanır. Beşer, gaybı bilemez. Bilgi edinme konusunda gözünün, kulağının, aklının esiridir. Gözü, kulağı, aklı kapasite itibariyle sınırlı ve asla hakikati tek başına bulabilme düzeyinde değildir. İnsan, dün kendisine hakim olamadığı gibi, yarın başına ne geleceğini de bilemez. Kendisinin yaratılışında bile bir dahli, bir etkisi olmayan bir varlıktır. Allah’ın kainat için koyduğu sünnetullaha mahkümdür. Dolayısıyla  insanın ürünü olan sistemler tam bir cehalet ürünüdür. Birilerinin vehminden, tahmininden, zannından başka bir şey değildir. Onun için İslam, bu tür sistemleri/dinleri/hayat tarzlarını cahiliye diye isimlendirir. Cahiliye, bilgisizlik ve körlüktür. Cahiliye, karanlıklar içerisindeyken görünmeyeni tanımlamaya kalkmaktır. Kur’anî ifadeyle cahiliye, zulumattır. İnsanı dünyada makyajlı bir bataklığın, ahirette ise cehennemin ta ortasına sürükler. 

Günümüz cahiliyesi daha katmerli, cahili daha çok, Ebu Cehilleri de daha pervasızdır. Kur’an’da cahiliye kavramının geçtiği ayetler:

…Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah’a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: “Bu işten bize ne var ki?” diyorlardı. De ki: “Şüphesiz işin tümü Allah’ındır.” Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, “Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik” diyorlar. De ki: “Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti… (Al-i İmran, 154)

Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? (Maide, 50)

Evlerinizde onurla oturun ve ilk cahiliye dönemindeki açılıp saçılma gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Peygamberine itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz etmek istiyor. (Ahzab,  33)

O zaman küfredenler, kalplerine taassubu, cahiliye hamiyetini yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi, onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir. (Fetih, 26)

Bu dört ayet, cahiliyenin dört temel özelliğini ortaya koymaktadır. Cahiliye zannı, ilahi ölçülere uymayan her türlü düşünce, fikir ve akidedir. Cahiliye akidesini bu zannla inşa eder. Cahiliye hükmü, kaynağını şer’i ölçülerden almayan hayatın her alanıyla ilgili  hükümleri ifade eder. Cahiliye açılıp saçılması, kadının iffet, onur ve şahsiyetinden sıyrılıp cinsel meta haline gelmesidir; ki bu da toplumu cahiliye bataklığına sürükleyen en önemli  vasıtasıdır. Cahiliye hamiyeti ise batılın devam edebilmesi için onu savunup muhafazasına yönelik çalışma ve gayretlerin tamamıdır.

İslam ise Allah Teâlâ’dan gelen hakkın kendisidir. O şehadeti de gaybi da bilir. Geçmişi de geleceği de bilir. Kainatı ve insanı yaratan odur.Dolayısıyla Allah’tan olan her şey mutlak hakikattir. İslam ilmin ta kendisidir. Hakikat demek, İslam demektir. İslam’ın sahibi Allah’tır onun hükümleri asla bir bilinmezlik, bir cehalet ürünü değildir, olamaz. Kainatın sahibi yaratıcısı ve idare  edicisi olan Allah, bir konuda haber verdiyse o mutlak gerçektir. Onun dışında başka bir doğru aramak, Hakkı bırakıp bâtıla yönelmektir. Kur’anî ifadeyle İslam nurdur. Nurun karşısında karanllık varlık gösteremez. 

Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Enbiya, 18)

Hak geldi, batıl zail oldu. Batıl zail olmaya (yok olup gitmeye) mahkümdür. (İsra, 81). 

Hakkı bâtıla karıştırmayın ve hakkı bildiğiniz halde saklamayın! (Bakara sûresi: 42)

Cahiliyenin bir hakikati yoktur.  Tamamen Haktan soyutlansa ayakta durabilme imkanı kalmaz. Cahiliye haktan beslenir ve onu kullanır. Cahiliye Hakkı saptırıp değiştirerek kendi istediği şekle sokar ve onu istismar eder. Yoksa tamamı ile batıl olan bir anlayışı kimse kolay kolay benimsemek istemez. Bundan dolayı cahiliye, kendisinin hak olduğunu iddia eder. İşte bu iki yüzlü vasfı sayesinde her dönem yeni şekil ve tarza girerek kendisini insanlara sanki yeni keşfedilmiş bir hakikatmış gibi sunmaya çalışır.

Derler ki: “Doğrusu siz bize sağdan geliyordunuz. (Saffat, 28)

Ali’ye (r.a.) nispet edilen şu söz, bu hakikat çok güzel anlatır: “Eğer bâtıl, hak ile karıştırılmaz ve ondan ayrılırsa, hak peşinde olan halk sapmaz. Eğer hak, bâtılın kılıfından sıyrılır ve müstakil olursa kötülük peşinde olanların dili ondan kesilir. Ancak haktan bir bölüm ve bâtıldan da bir bölüm alınarak birbirine karıştırılıyor ve insanlara öylece sunuluyor.”

Günümüzde kendilerine Müslüman diyen toplumlar da aynen Hristiyan ve Yahudilerin dinlerini bozduğu gibi, Kur’an’ı ve  sünneti büyük oranda terk ederek cahiliyenin ürünü olan hayat tarzlarını benimsemişlerdir. Bunlar vahyi tamamı ile reddetmemişler, ancak cahiliye ile İslamı karıştırıp nihayetinde batıl bir yaşam tarzı oluşturmuşlar ve buna tabi olarak cennet hayaliyle cehenneme götürücü bir hayat yaşıyorlar.

Bunlardan kimi laik, kimi kemalist, kimi muhafazakar demokrat, kimi kapitalist, kimi heva ve hevesçi, kimi gelenekçi, kimi maneviyatçı, kimi atacı, kimi şeyhçi… Bunların büyük çoğunluğunun İslamı bütün unsurları ile hayatlarından çıkarmadıklarını da görüyoruz. Kimi az dindar, kimi de gece namazlarını bile ķılacak kadar dindar. Ancak biraz İslam’dan biraz da diğerlerinden karıştırarak, hakla batılı kendi hayatlarında sentezledikleri cahiliye ürünü bir hayat yaşıyorlar. Cahiliye, böyle tahrif edilmiş İslam’ı çok sever.

Onların çoğu ortak koşmadan Allah’a iman etmezler. (Yusuf, 106)

Bunların yönetimlerinde şeriat söz konusu edilemez, çünkü  demokrattırlar. Ekonomide kapitalist, liberaldirler. Eğitimlerinde batı tarzı bir eğitimi tercih ederler. Günlük hayatlarına heva ve hevesleri hâkimdir. Aile düzeninde gelenekleri geçerli. Hukukları, Roma hukukundan dayanır. Dini hayatlarında ise laikliğin bekçisi  diyanet, atalardan kalan gelenekler, ölçüleri şer’i olmayan şeyhler, hocalar, abiler.. söz sahibidir. 

Her evde Kur’an var, ama onu Rasulullah’ın öğretip yaşadığı gibi anlamak ve yaşamak isteyen hemen hemen yok gibidir. Hangi taraftan bakarsak bakalım toplumun yaşayışı cahiliyenin ürünüdür. Bu toplumun camilerinde bile Allah’ın hükmü geçmez. Devletin camiler için çıkardığı kanunlar, yönetmelikler camilerin kullanımı ile ilgili sınırları belirler. Yani, camilerinde dahi devletin hükmü Allah’ın hükmünden daha öndedir! Bunun böyle devam edebilmesi için devlet, maaşlı memurlarını buralarda görevlendirir. Cahiliyenin bekası için şeriatin camilere girmemesi lazım!..

Cahiliye ile İslam’ın bir arada bulunması mümkün değildir. İki zıddın bir  arada bulunması muhaldir. Ya cahiliye ya İslam… İkisinin karışımı olan bir yaşam tarzı asla İslam olamaz. İslam temiz, cahiliyeise necistir. İçerisine pis bir şey karıştırmış temiz bir yiyecek veya içecek nasıl temiz vasfını yitiriyorsa, içerisine cahiliye karışmış İslam da vasfını kaybeder. Aynen muharref Hristiyanlık ve Yahudilikte olduğu gibi… Ne Hristiyanlık ne de Yahudilik vahyin tamamını reddetmektedir. Ancak bu din mensupları, peygamberlerinin kendilerine bıraktığı vahiy mirasını cahiliye ile karıştırarak İslam vasfını kaybetmiş bir din üretmişlerdir. Yani indirilen vahiy, uydurulan cahiliye ile karıştırılmıştır. Dolayısıyla bunlar artık hakikat vasfını kaybettiği için, kendilerine ancak, cahiliye denebilir. 

İşte böyle; çünkü Allah, hakkın ta Kendisi’dir. O’nun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz batılın ta kendisidir. Gerçekten Allah, Yücedir, büyüktür. (Hacc, 62)

Virüsler ve mikroplar sağlam bünyeyi nasıl hasta ediyorsa ve mezara götürmeye sebep olabiliyorsa cahiliye de müslümanları günaha ve önlem alınmazsa küfre kadar götürebilir. İslam ile cahiliye aynı kalpte beraber olamaz.

Cahiliye ve İslam arasındaki mücadele her zaman varlığını devam ettirecektir. İslam hak, cahiliye batıldır. İslam tevhide, cahiliye şirke dayanır. Cahiliye her zaman ve durumda Islamla savaş halindedir. İnsanların hayatına yavaş yavaş, konu konu, adım adım, mesele mesele girmeye çalıştığı bir hakikattir. Bu çalışmalarını sinsice ve sabırla yapar. Bu da gösteriyor ki, Müslümanların her zaman uyanık ve tetikte olması gerekir. Cahiliyenin hayatlarına nüfuz etmesine müsaade etmemelidirler. Yoksa cahiliye, değirmenin buğdayı öğütmesi gibi, onları öğütüp cahiliyeye çekmek için pusuda beklemektedir. Cahiliyeyle  mücadeleyi bırakan helak olur. Hayatlarındaki cahiliye unsurlarını temizlemeyi zamana bırakan kendisini aldatmıştır. Aklı başına geldiğinde son evre kanserdeki gibi tedavi yollarını kaçırmış olabilir. 

Rehberimiz Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem vefat edene kadar cahiliye ile mücadelesini sürdürmüştür. Çünkü peygamberlerin görevi cahiliyeyi yıkıp İslamı ikame etmektir. Ne zaman sahabede cahili unsurları gördüyse, hiç müsamaha göstermeden hemen müdahale etmiştir. Böylece tertemiz bir sahabe topluluğu yetiştirerek baki aleme göçmüştür.

O, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve batılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu.). (Enfal, 8)

Sahihi Buhari’de geçen bir hadise göre, beni Mustalik gazvesinde bazı Ensar ve muhacirler arasında bir anlaşmazlık çıkmıştı. Bunun üzerine muhacir olanlar muhacirleri, diğerleri de ensarı yardıma çağırmıştı. Böylece basit bir mesele Ensar ile muhaciri karşı karşıya getirmişti. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu durumda, “Şu cahiliye çağrısını bırakınız! O ne kötü şeydir!” buyurarak olaya müdahale ederek cahiliyenin sahabe içerisinde yeşermesine müsaade etmedi.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: ‘Ümmetimde dört şey vardır ki, cahiliye işlerindendir. Bunları terk etmeyeceklerdir: ‘Irk ve kabile ile övünme, soyundan dolayı insanları kötüleme, yıldızlardan yağmur bekleme, matem ve ağıt yakma!’ (Muslim) 

Bunlara karşı uyanık olalım diye Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ümmetinden kıyamete kadar gelecek olanları bu hadisiyle uyarmıştır.

Buhari ve Muslim’de geçen başka bir hadiste de Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in cahiliyeye karşı nasıl tavizsiz tutum sergilediğini görüyoruz: Bilâli Habeşî (r.a.) ile tartışan Ebû Zer (r.a.), Bilâl’e (r.a.)’, “siyah kadının oğlu” demişti. Olay Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Selleme bildirilince,  bu cahiliye tavrına çok kızmış ve: “Ey Ebû Zer! Onu annesinin renginden dolayı ayıpladın hâ! Demek sende hâlâ cahiliye kalıntısı var!” diye sert bir şekilde uyarmıştı. Ve sahabe de hemen kendisini düzeltmişti.

Bu rivayetlerden de anlaşıldığı gibi, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sadece mutlak cahiliye olan küfür ve şirkle mücadele etmek ile yetinmemiştir. Aynı zamanda sahabenin hayatları cahili her unsurdan arınsın diye tavizsiz bir mücadele sürdürmüştür. Cahiliyenin yeniden dirilmesini sağlayacak küçük büyük gayrı islami hiçbir şeye asla müsaade etmemiştir. Çünkü cahiliye kırıntıları, cahili yaşantının tohumları ve  öncü birlikleridir.

Günümüzde cahiliye, malesef Müslümanların imanını ve islamını adeta bir değirmen gibi öğütüyor.  Ve yine maalesef istikamet üzere kalamıyoruz. Hayırlı amellerimizde devamlı değiliz. Cahiliye unsurlarının bize nüfuz etmesinden dolayı, cahili olan birçok amele istikrarlı bir şekilde devam ediyoruz. Hatta onları sanki İslam’ın bir parçasıymış gibi muhafaza ediyor ve zamanla hayatımızın olmazsa olmazları haline getiriyoruz. Oysa, İslamdan olanı, korunması gereken bedenimiz; cahiliye kaynaklı olanı da ona sirayet eden ve tedavi edilmesi zorunlu bir hastalık olarak görmeli değilmiydik? İşte bundan dolayı sağlam İslami şahsiyetler ortaya çıkamıyor. İslam ümmetinin inşası ise, sanki onu hak edecek başka nesillere kalıyor. Çünkü İslam ümmetinin teşekkülü, ancak cahiliyeden soyutlanmış ve Allah’ın boyası ile boyanmış muvahhidler ile mümkündür.

Hayatımızdaki cahiliye unsurlarından bazıları:

Haram olmasına rağmen Hümeze ve lümeze yapıyoruz.

Hayatımız, biriktirmeye endeksli, halbuki ahiret odaklı olmalıydı.

Çocuklarıımızn Meryem (r.a.) ve İsmail (a.s.) gibi olacağı hayalini kuruyoruz, ama yetiştirme tarzımız onların yetiştirilmesine hiç benzemiyor. Diken ekip hurma hasat etmeyi bekliyoruz.

Helal ve tayyip beslememiz gerekirken, helali işimize geldiği gibi yorumluyoruz, tayyibi dikkate almıyoruz.

Erkek için dört hanımla evlenmenin dinde varlığı ayetle sabitken, kadınlarımız bunun lafını işitince şeytan çarpmışa dönüyor.

İnsanların dillerinin ve renklerinin farklı oluşunun Allah’ın ayetleri olduğunu Kur’an’dan okuyoruz, ama kendi dilinde çocuğuna isim koyanı ırkçı olarak nitelendiriyoruz. 

İslam ümmet olmayı akide temeli üzerine kurmuşken, insanların dilleriyle konuşup yazması bölücülük olarak görüyoruz. Adeta adı konmamış, cumhuriyet cahiliyesinin tek millet, tek kültür ideolojisi dayatılıyor.

İslam ilim temellidir. Biz sosyal medya ve meal yorumculuğunu ilim sayarak cahiliyeye teslim oluyoruz. 

İslam sadelikken, biz lüksü vazgeçilmez kılıyoruz.

İslam yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar cihadı emrederken, biz fitne çıksın için adeta yarışıyoruz.

Islam cennete koşmamızı emretmiş, ama biz dünyaya koşuyoruz.

Hayatımızdaki cahiliye unsurlarını saymakla bitiremeyiz. Bu örnekler döşünüp olayın vehametini anlamak için yeterlidir, inşallah. 

İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikri/Kur’an’ı ve Hak’tan inen için ürpersin de daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş de kalpleri kaskatı kesilmiş kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu yoldan çıkmıştır. (Hadid, 16)

Ali Çelik