Bu camiler kimin?

10 Aralık 2017 Akaid ve Fıkıh, Slayt0

“Mescidler, şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte başka kimseye duâ edip yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).” (Cin, 18)

Mescitler Allah’ın evidir. Orada sadece ona ibadet edilir. Onların yapımı, idaresinin nasıl olacağı, nasıl imar edileceği ve nasıl kullanılacağı Kur’an ve Sünnetin hükümlerine tabidir. Her evde ev sahibinin sözü geçer. Allah’ın evinde de ancak ve ancak Allah’ın sözü geçer. Yani şer’i bir kurum olan cami, şer’i kaidelere tabidir. Çünkü şeriat Allah’ın kanunudur. Allah’ın evinde Allah’ın kanunu geçer. Hiç kimse kendi evinde başkasının sözünün geçmesine müsaade etmez. Allah da müsaade etmemiştir.

Konuyla ilgili olan ayetlere geçmeden mescid ve cami kavramlarıyla ilgili küçük bir açıklama faydalı olacaktır.

Kur’an ve sünnette, cami kavramı yerine mescid kavramı geçmektedir. İslam’ın ilk dönemlerinde mescid kavramı ile camiler kast edilmekteydi. Ancak tarihi süreç içerisinde, içinde cuma namazı kılınan bütün mescidler, cami diye adlandırılmıştır. Biz de bu yazımızda cami ile mescid kavramlarını eş anlamlı kullandık.

Şimdi camilerle ilgili Kur’an’daki bazı ayetlere şöyle bir göz atalım:

“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır.” (Bakara, 114)

Mescitlerde Allah’ın adının anılmasına karşı çıkan, bu konuda mücadele eden, şeriatın orada konuşulmasına bile müsaade etmeyen, Allah’ın bazı ayetlerinin açıklanmasına müsaade eden ve bazılarının ise açıklanmasına müsaade etmeyen laik bir anlayışı camiye hakim kılan zalimlerin bu mescitlere girmeye ve onlarla ilgili herhangi bir tasarrufta bulunmaya asla hakları yoktur. Laik sistemi zikrederek, onun rızasını gözeterek Allah’ın dininin bazı hükümlerini gizleyen laik sistemin memurlarının oraya girmeye asla hakları yoktur. Onlar hakkı batılla örtmeye çalışan zalimlerin ta kendileridir.

“De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti. Her mescidde yüzlerinizi O’na (kıbleye) doğrultun ve dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.” (Araf, 29)

Mescidler ihlasla Allah’a yönelmenin yeridir. Dolayısıyla orada Allah’la beraber başkalarının rızasının gözetilmesi asla mümkün değildir. İhlas’ın ortadan kalktığı yerde ancak, şirk hakim olur. Oysa camiler İhlas ve Tevhid’in merkezi karargahıdır. Camilerde sadece Allah’ın rızası gözetilir. Burada din yalnızca Allah’a has kılınır. Yaratanın Allah olduğu ve yine ona dönüleceği şuuruyla mescitlerde bulunulur ve sadece O’na ibadet edilir.

“Allah’a şirk/ortak koşanlar, kendilerinin kâfirliğine bizzat kendileri şâhitlik ederlerken, (küfürlerinin farkında olup, bizzat itiraf ederlerken) Allah’ın mescidlerini i’mar etme yetkileri yoktur. Çünkü onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.” (Tevbe, 17)

Kafirlerin Allah’ın mescitlerini imar etme hakları yoktur. İmar etmenin, tefsirlerde, “camileri inşa etmek, onları tamir etmek ve onlarla ilgili tasarruflarda bulunmak” anlamına geldiği açıklanmaktadır. O halde kafirlerin ve küfür sistemlerinin Orada herhangi bir tasarruf yetkisi olamaz. Laik bir sistem orada herhangi bir maddi veya manevi imar yetkisini eline alamaz.

“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler i’mâr eder. İşte, hidâyete/ doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe, 19)

Camileri imar etme yetkisi, sadece ve sadece muvahhidlere aittir. Çünkü bunlar Allah’ın rızasını uman, Allah’a boyun eğen ve gerçek anlamda ona kul olan, akideleri sağlam amelleri salih olan insanlardır. Allah’tan korkmayıp laik ve demokratik küfür sistemlerinden korkan ve bundan dolayı Allah’ın ayetlerinin bir kısmını gizleyenlerin ise orada bulunma hakları da yok, oraları imar etme yetkileri de yoktur.

“(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin zikredilmesine izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu tesbih eder; Birtakım adamlar (Allah’ı tesbih ederler ki), ne ticaret, ne de alış-veriş onları Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur, 36-37)

Bu ayetler de Allah’ın mescidlerinde bulunabilecek olan insanların vasıflarını anlatılmaktadır. İşte mescidlere esas layık olanlar bunlardır. Onlar gerçekten cami ehli olanlardır. Mescidleri ancak bunlar imar eder; mescidler ile ilgili velayet yetkisi ancak bunlara aittir.

“Mescidler, şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte başka kimseye duâ edip yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).” (Cin, 18)

Tevhid ve İhlas’ın karargahı olan bu mescitler Allah’ın evidir.

Resullah döneminde camilerin fonksiyonları


İslam devletinin yönetim merkeziydi. Şeriat devletinde siyaset mescidde şekillenirdi.
Rasulullah davaları burada görürdü. Şer’i mahkeme idi.
Resulullah, Mescidi Nebevide sahabelerle istişare ederdi.
İslam Devleti’nin şura mekanıydı.
Elçiler burada karşılanır ve misafir edilirdi.
Fakir ve evsiz olan Müslümanlar burada kalırdı.
İslam toplumunun eğitim merkeziydi.
İçinde Ashabı suffanın kaldığı islam üniversitesi ve öğrenci yurduydu.
İslam ordusu orada techiz edilir ve sefere gönderilirdi.
Yaralı mücahitlerin tedavisi bazen orada yapılırdı.
Mescid devamlı açıktı. Dileyen dilediği zaman gelir orada ibadet ederdi.
Sahabelerin orada kaylule yapıp dinlendikleri olurdu.
Tefekkür, zikir ve ilmi müzakere yeriydi.
Sosyal dayanışma mekânydı.
Mescidlerde itikafa girilirdi.

Rasulullah döneminde mescidlerin kullanımı ile ilgili birer cümle ile, sadece bir kısmına, değindiğimiz bu faaliyetlerin tamamı sahih haberlerle sabittir. Belki bunları açıklamak daha faydalı olabilirdi. Ancak bizim yazımızın amacı camileri bütün boyutlarıyla ele alıp incelemek değildir. Amacımız, Allah’ın evi olan camiler ile laik düzenin evi haline gelen camiler arasındaki farkı ortaya koymaktır. Bunun için de bu kadarı kafidir.

Peki bugünkü mescitler kimin evidir?


Yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin hükümlerinin bugünkü camilerde geçerliliği var mıdır? Bu camilerin yönetimleri Kur’an ve Sünnete mi tabi, yoksa laik beşeri sisteme mi? Buralardaki görevliler Kur’an ve Sünnete mi tabi, yoksa laik düzene mi? Din görevlileri islama bağlı kalacaklarına mı, laik sisteme bağlı kalacaklarına dair mi yemin etmekteler? Bugünkü camilerde Allah’ın sözü mü geçiyor, yoksa laik sistemin mi? Bu camilerin görevlileri Allah’tan mı korkuyor, yoksa memur oldukları sistemden mi? Bunlar, maaşlarının ve memuru oldukları laik sistemin rızasını mı, yoksa Allah’ın rızasını mı gözetiyorlar? Bunlar en çok Allah’ı mı, yoksa memuru oldukları sistem ile kalplerine doldurdukları paraları mı zikrediyorlar? Bunlar gibi yüzlerce soru sorulabilir.

Meseleyi anlamanın en iyi yolu, camileri ele geçirmiş, gasp etmiş olan laik sistemin çıkarmış olduğu kanun ve yönetmeliklere bakmaktır. Aslında, diyanet kurumu ile ilgili çıkarılan bütün kanunlar, yönetmelikler, tüzükler vs. okunmalıdır. Ancak biz, burada yazı uzamasın diye birkaç örnek zikredeceğiz. Camileri gasbetmiş olan bu sistemin, diyanet kurumu vasıtasıyla, camileri nasıl kendi çıkarlarına göre kullandığını ve devlet dairesine dönüştürüldüğünü bu örneklerle görelim. Böylece camileri Allah’ın evi olmaktan çıkarıp nasıl laik sistemin evleri haline getirdiklerini görebiliriz.

Burada şu açıklamayı yapmanın da faydası vardır. Camilerdeki bazı şeklî doğrular kimseyi aldatmamalıdır. Hiçbir batıl bütün boyutlarıyla batıl olmaz. Batılı batıl kılan şey, onun ilahi gaye’nin dışına çıkmasıdır. Bilinmektedir ki, bir damla necaset bir kova temiz suyu necis kılar. İncil ve Tevrat Allah’ın indirdiği kitaplar olmalarına rağmen, bunlarda yapılmış olan bazı tahrifatlar, o kitapları hükümsüz kılmıştır. Yine bilinmektedir ki, bir insan iman etse, bütün farzları yerine getirse, bütün haramlardan kaçsa ve gecesini ibadetle gündüzünü de oruçla getirse bile, bir şirk işlemesi onun bütün amellerini boşa çıkarır.

“Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun, Allah´a ortak (şirk) koşarsan, amellerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!” (Zümer, 65)

Allah zulüm ve şirkin bulaştığı imanı da kabul etmez.
“Onların çoğu şirk koşmadan iman etmezler.” (Yusuf, 106)
“İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” (Enam, 82)

Camilerle ilgili olan “B.02.1.DİB.0.65.02-010.06.02-920 sayılı genelge”den bazı alıntılar yapıp aşağıya aldık.

Camilerin ibadete açılış işlemleri MADDE 14
(1) Bütün camiler Başkanlığın izniyle ibadete açılır ve Başkanlıkça yönetilir. Cami ve mescitler, yönetimi Başkanlığımıza devredildikten sonra bu Genelgenin ilgili maddelerinde belirtilen usûllere göre müftülüklerce beratları verilmek suretiyle ibadete açılacaktır.
(2) İşlemler tamamlandıktan sonra camilerin ibadete açılışı için merasimler düzenlenecek ve bu merasimlerde camilerin ibadete açılış beratının verilmesi usûl haline getirilecektir.

Camilerin yönetiminin devralınması MADDE 15
(1) 633 sayılı Kanun’un, 4379 sayılı Kanunun 1’inci maddesi ile değişik 35’inci maddesi gereğince, hakikî ve hükmî şahıslar tarafından yaptırılan camilerin yönetimlerinin Başkanlığımıza devir işlemlerinin yapılması sağlanacaktır.
(2) Yönetimleri devralınan camilerle ilgili bilgiler, her ayın başında aksaklığa meydan verilmeden Başkanlığa bildirilecektir.
(3) Başkanlığımıza devredilmesi gerektiği halde sahipleri tarafından devir işleminden imtina edilen camiler varsa, bunlar hakkında gerekli işlemler yapılarak sonucundan Başkanlığımıza bilgi verilecektir.

Devlet, bu maddeler ile müslümanların cami açma ve yönetmesini yasaklanmış ve camileri diyanetin tekeline vermiştir. Cami olarak açılan tüm mekanlara el koymaktadır. Vermek istemeyenlere de zindanların yolu gösterilmektedir.

Camilerin yönetimi yetkisi MADDE 16
(1) Hakikî ve hükmî şahısların mülkiyetinde bulunan bütün cami ve mescitlerin yönetimi ve denetlenmesi görevi, Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi’nin 90’ıncı maddesinde müftülüklerin görevleri arasında sayılmış…

Laik düzen, kendisine tehdit olarak gördüğü şeriat, camilere girmesin diye, camilerin yönetimini gasbettiği gibi, devamlı onları denetlemektedir.

Camilerin ibadete açılış ve kapanış saatlerinin belirlenmesi MADDE 18
(1) Birden fazla imam-hatibi veya müezzin-kayyımı bulunan merkezî camiler, (yatsı ile sabah arası hariç) her zaman açık tutulacak, diğer camiler ezândan en az yirmi dakika önce, mahallî ihtiyaçların ve özel günlerin gerektirdiği durumlarda daha erken; cuma, bayram ve teravih namazlarında ise en az bir saat önce açılacak.

İslamda camiler, gece gündüz, devamlı açık olur. Diyanet ise keyfi olarak camilere açılış ve kapanış saatleri belirlemiştir.

MADDE 20
(4) Ramazan Aylarında bölgelerin özel şartları dikkate alınarak, iş yerlerinde çalışanların yatsı ve teravih namazlarına yetişebilmeleri için yatsı namazı vaktinde ayarlama yapılabilecek ve yatsı ezânı buna göre okutulabilecektir.

Laik düzen mesai saatlerini namaza göre ayarlayacağına, namaz vaktini mesai saatlerine uydurmaya çalışıyor. Cami yönetimi, onların istedikleri saatte açar, kapatır. Canları isteyince namaz vakitleriyle oynarlar. Düdük onlarda, kim onlara itiraz edebilir, hem itiraz etmek kimin haddine!

MADDE 21
ç) Millî güvenliğin icap ettirdiği durumlar ile yangın, deprem, sel felaketi gibi olağanüstü durumlar hariç olmak üzere cami hoparlörleri, ezân ve gerektiğinde salâ dışında kullanılmayacaktır.

Sistem, camileri ele geçirerek İslamı baskı altına alıp saptırmakla yetinmiyor; aynı zamanda milli güvenlik gerekçesiyle camileri istediği gibi kullanmaktadır. Salâlar eşliğinde insanların nasıl demokrasi nöbetlerine çağrıldıklarına haftalarca şahit olduk. Şeriata savaş açan bir düzeninin, camiden insanları şeriat nöbetine çağırmaları beklenmez herhalde!

MADDE 23
c) Merkezî vaaz sistemi bulunan il ve ilçelerde, müftülüklerce belirlenecek belirli bir vakitte ehil görevlilerimiz tarafından Kur’ân-ı Kerîm baştan itibaren okunacak ve okunan âyet-i kerimelerin anlamı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’ân-ı Kerîm Meâli”nden verilecektir.

Diyanet, ehlileştirdikleri dışında, kimseye vaaz ettirmemekte, işini titizlikle yapmakta, böylece cami kürsüsünde laik düzeninin hoşuna gitmeyecek vaazların önüne geçmektedir. Görüldüğü gibi diyanet işini sağlam yapıyor. Kürsüden, kendi meali dışında başka bir mealin okunmasına müsaade etmemektedir. Kur’an’ı benim istediğim şekilde anlamak zorundasın, demeye getiriyor.

MADDE 26
Kutsal ibadet mekânı olan camilerin yönetimi Başkanlığımıza verilmiştir. Bu itibarla;
a) Herhangi bir gerekçe ile camilerde konaklamak isteyenlerin siyasî, terör, asayiş ve cami güvenliği yönlerinden çok ciddi riskler taşıyacağı göz önünde bulundurularak, camilerde konaklamalarına kesinlikle izin verilmeyecektir.
b) Ramazan aylarında cami cemaatinden itikafa girmek isteyenlerin bulunması halinde, durum, cami görevlileri tarafından müftülüklere yazılı olarak bildirilecek, gerekli araştırma ve değerlendirmenin yapılmasından sonra uygun görülmesi durumunda bu kişilere mülkî âmirin onayı ile izin verilebilecektir.

Mescidi Nebevi, evsizlerin barınağı ve yolcuların sığınağıydı. İtikaf için mescidin uygun olması yeterliydi. Ama diyanet itikâfı mülki amirin iznine bağlamıştır.

MADDE 32
7) 03 Mart 1924 tarihi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş günü olması münasebetiyle, Başkanlığın, kurum, kuruluş ve vatandaşlarımıza doğru tanıtımı sağlanacak ve din hizmetleri konusunda resmî tek otorite olduğu izâh edilecektir.

Devlet, dini kontrolüne alarak diyanetin tekeline vermiştir. Bu yetkiyi laiklikten mi alıyor? Şeriata düşman bir sistem, bu şekilde islamin hakimiyetinin önüne geçiyor. Dini kullanarak, dine savaş açmanın şeytani yolu.

Camiler ve Din Görevlileri Haftası etkinlikleri MADDE 36
(1) Dinimizde cami ve cemaatin önemi, camilerin kültür hayatımızın gelişmesine katkıları, camilerin tarihî gelişimi ve içtimaî fonksiyonları, din görevlilerin toplumdaki yeri, Millî Mücadelede din görevlilerinin yeri, din hizmetlerinin önemi ve sorunları, vb. konularda toplumu daha etkin ve yoğun bir şekilde bilgilendirmek…

Esasında diyanet, dini kontrol altında tutmak ve onu resmi ideoloji namına kulanmak için kurulmuştur. Resmi ve milli bir din ancak böyle oluşturulur. Milli mücadelede kullanılan din ve din adamlarının konumu bu şekilde pekiştirilmekte.

Şehitler ve Gaziler Günü MADDE 42
(1) Bilindiği gibi, 4768 sayılı Kanunla 18 Mart “Şehitler Günü”, 19 Eylül de “Gaziler Günü” olarak ilan edilmiş bulunmaktadır. Şehitler ve Gaziler Günlerinde, vatanımızın ve milletimizin ebedî varlığını ve Devletimizin bölünmez bütünlüğünü muhafaza etmek amacıyla ülkemizin her karış toprağına kanlarını akıtan şehit ve gazilerimizi rahmet ve şükranla anmak amacıyla programlar düzenlenecektir. Bu maksatla;
a) İllerdeki merkezî camilerde hatim ve mevlit merasimleri tertip edilecektir.
b) Bu günlere takaddüm eden cuma günü yapılacak vaazlarda, şehitlik ve gaziliğin ulviyyeti ve mertebesini anlatan konular işlenecektir.
c) Mahallî radyo ve televizyonlarla işbirliği yapılarak, düzenlenen programların daha geniş halk kitlelerine duyurulması sağlanacaktır.

İslama göre şehit, sadece Allah yolunda canlarını verendir. Diyanet bunu çarpıtmaktadır. Laik ve kemalist düzen uğrunda canlarını verenlere şehit demekte ve bunlara cennet vadetmekdir. İnsanların dini duyguları sömürülerek şeriat düşmanı olan düzene canını verecek, tabi bu yolda ölenleri de kullanarak, bir toplum oluşturmaya çalışılmaktadır. Allah’ın şeriatına düşman, ama cennete talip…

MADDE 11
(3) Hutbe komisyonlarınca okutulması uygun görülen hutbeler, en az bir ay öncesinden Başkanlığımıza gönderilecektir.

Diyanet, kendi hutbe komisyonuna bile güvenememektedir. Onların hazırladığı hutbeleri bile tekrar değerlendirme ihtiyacı duymaktadır.

MADDE 10
ç) Vaaz ve hutbelerde; siyaset ve şahsiyat yapmaktan kaçınılacak, konu bütünlüğü sağlanacak, iç ve dış politik konulara kesinlikle girilmeyecektir.
g) Hatipler, Cuma günleri minberde;
1) İkinci hutbede Nahl Sûresi’nin 90’ıncı âyet-i kerimesini okumadan önce, Türkçe olarak, “Allahım! İslâm’a ve müslümanlara yardım et! Devletimizi, ülkemizi ve milletimizi her türlü tehlikelerden koru! Bize dünya ve ahirette iyilik, güzellik ve nimetler ihsan eyle! Bizi, ana-babamızı ve bütün müminleri bağışla! Şüphesiz sen dualarımızı işitir ve kabul edersin!” şeklinde duâ edecekler…
g) Hatipler, Cuma günleri minberde;
(2) Yetkisiz kişilerin vaaz etmelerine ve hutbe okumalarına kesinlikle izin verilmeyecektir. Ancak, Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi’nin 113 ve 114’üncü maddeleri uyarınca emekli Başkanlık üst düzey elemanlarıyla, emekli müftü, emekli vaiz ve fahrî vaizlik belgesi bulunanlar ile vaaz etme ehliyet ve niteliğinde olan diğer elemanlardan mahallî müftülüğün bilgisi veya izniyle azamî ölçüler içerisinde istifade cihetine gidilecektir. Ayrıca Yönergenin 116’ncı maddesi uyarınca da, Başkanlık kuruluşu dışındaki dinî bilgi ve tecrübeleri ile tanınmış kimselerden, bu Yönerge esaslarına uygun olarak vaaz veya konferans verdirmek suretiyle yararlanılacaktır.
(3) İrticalen hutbe okunması kesinlikle önlenecek, iklim şartları ve mesai saatleri dikkate alınarak hutbeler kısa okunacak, Arapça bölümleri dâhil on dakikayı geçmeyecektir.

Laik bir din oluşturmak için her tedbir alınmıştır. Kendi hutbe komisyonuna güvenmeyen diyanet, kriterlerine uymayanlara güvenip de onları kürsüye çıkarır mı? Ne olur, ne olmaz; ya biri halkı uyandırmaya kalkışırsa… Evet sağlam tedbir almak elzemdir!

MADDE 7
(1) a) Görevlilerimiz, vaaz ve hutbeleri ile yerel basın-yayın organlarında; Başkanlığımız Mushafları İnceleme Kurulu’nun mührünü taşımayan, meâlli-meâlsiz Mushaf-ı Şerif ile içerisinde Kur’ân-ı Kerîm âyetleri bulunan sesli-görüntülü eserleri satın almamaları hususunda vatandaşlarımızı uyaracaklar, cami önleri ile müştemilatında, Kur’ân kursu ve cami kütüphanelerinde söz konusu yayınların bulundurulmasına ve satılmasına hiçbir surette izin vermeyeceklerdir.

Diyanet, Kur’an ve Kur’an’la ilgili yapılan çalışmalarda kendisini tek yetkili kabul etmektedir. Kendi mührünü taşımayan eserlerden halk sakındırılmaktadır. Bunda haksız da sayılmaz! Ya birileri başka eserler okuyup diyanetin dininden çıksa!.. O zaman laik düzeninin akibeti ne olur? Din, diyanetin kontrolünden çıkmamalıdır!

Mekke müşrikleri helvadan putlar yaparlardı. Acıktıklarında onları yerlerdi. Bu gerçekten komik. Laik ve demokratik diye tanımlanan şu sistemin hali ise traji-komik. Eğer demokratik olsaydı insanları inançlarında serbest bırakırdı. Laik olsaydı dinden elini çekerdi. Demekki şirkin şekli değişse de mahiyeti aynı çelişkilerle varlığını sürdürmektedir.
Şimdi sıra esaslı soruya geldi. Bu camiler kimin evi?
A) Allah’ın evi
B) Halkın evi
C) Laik düzeninin evi
D) Hiçbiri

Ali Çelik

Not: Camilerle ilgili mevzuatın tamamına Diyanet İşleri Başkanlığı sitesinden bakılabilir.