Ey ademoğlu!

3 Temmuz 2017 Akaid ve Fıkıh0

Ey ademoğlu!
Sen bir hiçtin.
İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır? (Meryem, 67)
Sonra yaratıldın. Varlık alemine geldin. Sana gözler, kulaklar, kalp… bahşedildi. Düşünebilme, yapabilme, konuşabilme… kabiliyetleri verildi sana. Güç, mülk ve evlatlar verildi sana. Ve daha nice nimetler… Her gün doğan güneş, gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, içtiğin su, yediğin meyveler…
Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiç bir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap da olmadan Allah hakkında mücadele edip durmaktadır. (Lokman, 20)
Evet, şimdi varsın. Kendini yeterli görmeye başladın. Sen birçok şeye sahipsin. Arzularına rahat kavuşuyorsun. İstedikçe istiyorsun. Bütün dünyayı eline geçirmek istiyorsun. Gözün doymuyor. Dünya nimetlerini ele geçirmek için nice planlar yapıyorsun, nice yollara başvuruyorsun. Gayretin, çaban ta ki mezara kadar götürünceye kadar sürdükçe sürüyor. Bunların neler olduğunu sen daha iyi bilirsin. Benim saymama ne gerek var…
Dikkat ettin mi hiç. Ölümü başkaları için düşünüyorsun. Sanki sıra sana gelmeyecekmiş gibi yaşıyorsun. Dünya ve nimetleri senin için, ölüm başkaları için… Oysa öleceğini biliyorsun. Bir idam mahkûmu olsaydın ve her an infazı bekleseydin halin nice olurdu? Bir düşün. Böyle mi yaşardın? Benim bunu da açıklamama gerek yok, sen daha iyi bilirsin…
Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı, zaten, sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir. (Al-i İmran, 185)
Kalbin sana hizmet ediyor. Damarlarında kanın akıyor. Akciğerin soluk alıp veriyor. Güneş her gün doğup batıyor. Güzel ve tatlı sular yeryüzüne fışkırıyor. Yer bütün güzelliklerini sana sunuyor. Gökten yağmur yağıyor… Daha nice nimetler… Her şey sana göre ve senin için hazırlanmış… Bunları saymama ne gerek var, sen bunları zaten biliyorsun.
Ama bir gün kalbin duracak. Damarlarında kan akmayacak. Ve son soluğunu vereceksin ve bir daha soluk alamayacaksın… Ne tuhaf değil mi? Sen öleceksin ama dünya devam edecek. Senden kalan da paylaşılacak…
Seni ölümün elinden kim kurtaracak. Malın mı? Paylaşılıyor. Evladın mı? Senden kalanları paylaşma derdinde. Topluluğun mu? Seni süratle gömme telaşında. Peki, yeryüzü, gökyüzü ve ikisinin arasında ki diğer şeyler… Onların hiç umurunda değil.
Sen gittin ama her şey eskisi gibi… Demek ki, sen hiçbir şeye sahip ve hakim değildin. Bunu da sana bol örnekli anlatmama gerek yok. Sen düşünmek istersen zaten görürsün… Dikkat et, sen bunları düşünmezsen bile, akıbetin değişmeyecek…
Her şey Allah’tan, dersin. Zaten mecbursun bunu demeye… Bunu ağzınla inkar etsen bile, kalbin mecburen kabul edecek. Bunu da ispatlamaya çalışmaya gerek yok. Sen de biliyorsun zaten…
Seni yaratan Allah, senin ve sahip olduklarının tamamı Allah’ın. Ve bunları dilediği zaman verdiği gibi, yine istediği zaman da alacak.
Gökteki ilâh da yerdeki ilâh da O’dur. O hüküm ve hikmet sahibidir her şeyi bilir. (Zuhruf, 84)
Evet, senin ve sahip olduklarının sahibi Allah’tır. Nasıl yaşaman gerektiğini de Allah karar vermeli değil midir? Sen Allah’ın isen, sahip oldukların Allah’ın ise, ki öyledir, nasıl yaşayacağına da Allah’ın yasaları şekil vermelidir. Hakikat böyleyken sen;
Hayat benim dilediğim gibi yaşarım, diyebilir misin?
Benim atalarım mübarek insanlardı, ben onların yollarını takip ederim diyebilir misin?
Ne yapayım, memleketimin siyasi otoritesi benden güçlüdür, ona uymak zorundayım, diyebilir misin?
Benim şeyhim, alimim daha iyi bilir, ben onlara uyarım diyebilir misin? Üstelik her kes ve her kesim de aynı iddiada bulunuyorsa da mı?
Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Bizim sahibimiz Allah olmasına rağmen, biz hayatımızın düzenini Allahtan başkasına verirsek, Allah’a hainlik etmiş olmaz mıyız? Cevaba gerek yok, zaten sen de cevabın tek olduğunu biliyorsun.
Senin ve tüm varlıkların sahibi Allah iken, başka rabb, ilah mı, arayacaksın? Bu olacak şey değildir. Çünkü yarın öleceksin. Ve sonunda Allahın huzuruna çıkacaksın. O günkü halini bir düşün…
Onların, ateşin kenarına getirilip durdurulduklarında, «keşke dünyaya tekrar döndürülseydik…» dediklerini bir görsen! (En’am, 27)
Tam bu noktada, yani bize verilen fırsat bitmeden, Rabbimize dönmeliyiz… Rabbimize dönmemizin anahtarı ise, la ilahe illallah’tır. Yani, Allahtan başka ilah yoktur. Yani, Hayatın sahibi ve yegane hakimi olan Allah’tan başkasının otoritesini kabul etmemektir. Mutlak güç, kuvvet ve hakimiyet Allah’ındır. Yani, sadece Allah’a teslim olunmalıdır. Bunun adı da müslüman olmaktır. Yani bütün bağlardan kurtulup sadece yaratıcımıza bağlanmamızdır. Yani üzerinde yaratıldığımız fıtratımıza dönmemizdir. Yani özgürlük… Çağımızın putperestleri ruhlarıyla bedenleriyle, zihinleriyle kölelik bataklığının dibini boylamışken, tevhidi anlayıp tasdik etmeden, bunu anlayamazlar. Allah’tan başkasına uyanın gözü kördür, kulağı sağırdır, kalbi gafildir, onun için hakkı kavrayamaz. Şeytan onları yaldızlı sözlerle aldattıkça aldatır. Şeytanın etki alanından kurtulmanın ve körlük, sağılık ve gafillikten kurtulmanın tek çaresi Allah’a yönelmededir. La ilahe illallah, insanı, Allah’tan başkasına kul olmaktan kurtaracak yegâne kurtuluş reçetesidir. O bir nurdur, insanların içini, dışını, önünü, gözünü, kulağını, aklını, gönlünü aydınlatan… O nurla insan hakikati görür. Körlükten, sağırlıktan ve gafil olmaktan kurtulur. Sözü yine uzatmaya gerek yok aslında, bu söze gönülden yönelen, onu öğrenip tasdik eden, onunla hayatını düzene koyan anlar zaten. Bize düşen ise ölüm çatmadan bunu hatırlatmaktır.
Allahtan başka ilah yoktur. Yani, kelime-i Tevhid. Yani, hayatın hiçbir alanında, Allah’tan başkasının hakimiyetini kabul etmemek… Allah’ın göndermiş olduğu elçisi Muhammed’in (s.a.s) sünneti ve ona Allah tarafından indirilen Kur’an’ı hayatın yegâne yasası haline getirmektir, Tevhid. Hayatın her bir alanında tek ölçü kabul etmektir, Tevhid. O ölçü de Allahın ölçüsüdür: Kur’an ve Sünnet. Her şey o ölçü ile tartılır: İnsanın arzuları, devlet, vatan, hoca, şeyh, alim, töre, atalar… Artık bunlar ölçü koyan değil, Allah’ın ölçüsüne uymak zorunda olanlardır. Kur’an ve Sünneti bilmeyen bu ölçüye göre yaşayabilir mi? Asla… Günümüzün insanı Kur’an’ı ve sünneti anlama işini hoca, şeyh, alim, üstat, abi, ata babalara… havale etmiştir. Kur’an’ın nurundan habersizdir. Onun için tevhidden uzaklaşmış, şirk bataklığına dalmıştır. Aynen Hıristiyan ve Yahudiler gibi. Onlar da dinlerini din adamı ve bilginlerine bıraktılar ve tevhidden bağlarını koparıp şirke daldılar. Oysa Rasulullah (s.a.s) bizi bu konuda uyarmıştı.
Allah’ın ölçüsüne, Kur’an ve Sünnete, yöneldiğimizde görürüz ki, hakikatin özü tevhiddir. Yani, Allah’tan başka ilah yoktur, sözüdür. Yani hayatın her alanında yetkiyi Allah’a vermektir. Özün özü Allah’ı bir kabul etmedir, ama hayatın her alanında. Hayatı Allah’a has kılıp, başkalarının otoritesini kabul etmemektir.
Tevhidi anlayıp tasdik ettikten sonra bizim hayatımız sadece Allah’ın otoritesine teslim olur. Tevhid hayatımda tam bir devrim yapar. Birkaç örnek vereyim:
Benim fikrim, duygularım, zihnim, arzularım kendime veya başkalarına değil, sadece Allah’ın indirdiğine uyar.
Benim nasıl yaşayacağıma sadece Allah karar verir.
Ticaretimin, ev hayatımın, aile yaşantımın, insanlarla olan ilişkilerimin, çocuklarımı nasıl eğiteceğimin ölçüsünü sadece Allah belirler, Allah’tan başka hiçbir otorite tanımam deyip, Allah’a boyun eğerim. Sosyal hayatın, ekonominin, eğitimin… ölçülerini sadece Allah koyar.
Nasıl yönetileceğime de sadece Allah karar verir. Meşruiyetini Allah’tan almayan her siyasi otorite tağuttur ve onu reddetmektir Tevhid. Allah’tan başka hiçbir gücün ana yasa ve yasa yapma yetkisi yoktur. İnsanlar için yasa koyma yetkisini kendilerinde görenler, Allah’ın hakimiyetini kendilerinde görenlerdir. Onlarda o yetkiyi gören ve onlara itaat edenler de Allah’ı bırakıp kendileri için başka ilahlar edinenlerdir.
Benim için neyin suç olduğuna ve suçun cezasının ne olacağı konusunda da tek yetkili Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir güç insanı yargılama ölçüsü koyamaz ve Allah’tan başkasının kanununa göre yargılayamaz.
De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine. O, ortak koşanlardan değildi. De ki: Benim namazım da, her türlü ibadetlerim de, hayatım da ölümüm de hep Rabbu-l alemin olan Allah’a aittir. Eşi ortağı yoktur O’nun. Bana verilen emir budur. O’na ilk teslim olan da benim. (En’am, 161-163)
Her şey ayan beyan ortada aslında, fazla nefes tüketmeye de gerek yok…
İşin özü, insanoğlun nasıl yaşayacağına sadece Allah karar verir. Hayatın her alanında tek hakim Allah’tır. Allah’tan başkasının ölçüsüne göre yaşayanların kıyamet günü Allahın huzurundaki halini bir düşün… Tekrar dünyaya dönüşün olmadığı bir gün… Hiçbir feryadın, yalvarmanın, sızlanmanın fayda etmediği bir gün…
Dünya fani…
Nefes alıp veriyorsan, hala fırsatın var demektir… Yarın çok geç olabilir… Dün önemsemeyip erteleyenler bugün mezardalar. Onlar için bir fırsat var mı?…
Ali Çelik

Düşünceni Paylaş