
Allah-u Teâlâ Nahl Suresi 36. Ayeti kerimede mealen şöyle buyuruyor:
“And olsun ki: Biz, her ümmete: «Allah’a kulluk edin ve Tağuttan sakının!» diye uyaran bir peygamber gönderdik. Sonra içlerinden kimine Allah hidayet nasip etti, kimine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde bir dolaşın da peygamberlere yalancı diyenlerin sonunun ne olduğunu görün!’’
Demek ki her gönderilen peygamber, insanlara Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının, ictinab edin, demek için vazifelendirilmiş.
Bakara Suresi 256. Ayeti kerimede de Rabbimiz mealen şöyle buyuruyor:
‘’Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.’’
Ayetten anlaşıldığı gibi imanın sahih olabilmesinin bir şartı var, o da tağutu reddir. Tağutu reddetmeyen iman etmemiştir.
‘’Allah’ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler icat eden her varlık tağuttur.’’(Şamil İslam Ansiklopedisi, Tağut Maddesi)
Anlıyoruz ki, T.C. bir tağuttur.
Tağutu reddetmemek (tekfir etmemek) küfür olduğu gibi, onu veli edinmek de ayrı bir küfürdür.
‘’Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin veya bir topluluğun menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar doğrultusunda her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam bir tasarruf hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu, gözetici, mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost anlamlarında kullanılan bir kavramdır.’’ (Kavramlar Ansiklopedisi)
‘’Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.’’ (Bakara 257)
İslam dini, Allah’ın kulları için beğenip seçtiği dinidir. Bu dinin üzerinde tek yetkili Allah’tır. Allah’ın dini üzerinde başkalarının yetki sahibi olduğunu kabul etmek küfrün en büyüğüdür, şirktir.
T.C. varlığını sürdürmek için dini tekeli altına almış ve din işlerinde yetkili tek merci olarak diyanet işleri başkanlığını anayasal bir kurum olarak ikame etmiştir. Diyanet kurumu laiklik esasına göre çalışmaktadır. Laiklik de dinin dünya üzerindeki hâkimiyetini reddetmektedir. Laikliğe göre, Allah bütün evreni yönetebilir, ama devletin kurallarını belirleyemez. Hukuka karışamaz. Şeriat koyamaz. Hâkimiyet gökte Allah’ın olabilir ama Allah (hâşâ) yeryüzündeki insanların siyasetine, ekonomisine, hukukuna… karışamaz!
Diyanetin web sitesinden birkaç alıntı yapalım:
‘’1961 Anayasası Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş, genel idare içinde yer vermiş ve bu kurumun, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmesini öngörmüştür. 1982 Anayasası, ‘Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.’ hükmü ile Başkanlığın görevlerini yerine getirirken uyması gereken kıstasları belirlemiş, Başkanlığa tarihi bir misyon yüklemiştir.’’
(http://www.diyanet.gov.tr/tr/kategori/kurumsal/1)
‘’Temel İlke ve Hedefler
– Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek (Anayasa md. 136), İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. md.1).
– Toplumu din konusunda aydınlatırken dinin iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnete dayalı sağlam bilgiyi esas almak,
-Müslümanların 14 asırlık dinî tecrübesini göz önünde bulundurmak, modern hayatı ve insanlığın ortak birikimini de göz ardı etmemek,
– Din konusunda mezhep, anlayış ve uygulama ayrımı yapmadan vatandaşlık esasına göre hizmet sunmak.’’
(http://www.diyanet.gov.tr/tr/kategori/temel-ilke-ve-hedefler/23)
Diyanet; laiklik ilkesi doğrultusunda, Kur’an ve Sünneti alıyor, Müslümanların 14 asırlık birikim ve tecrübeyle yoğurup, modern hayatı ve insanlığın ortak birikimleriyle şekillendiriyor, hiçbir ayırım yapmadan vatandaşlık esasına (Tevhid esanına göre değil) bir hizmeti halka sunuyor!
Bu kadar çelişkiyi şeytan bile bu ustalıkla insanlara sunamaz. Aslında bir ustalık göremedim ama, milyonlarca insanın aldanışını gördükçe diyecek başka söz de bulamıyorum… Dünyada çelişkileri bir araya toplama metni yarışması olsa diyanetin ilkeleri, iddia ediyorum, birinci olur…
‘’İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.’’ (Bakara 159)
‘’Hakkı batıla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin!’’(Bakara 42)
Devlet memurları kanununun sadakat bölümünde neler yazıldığını okuyalım (din görevlisi, vaiz, müftü, müezzin vb. diyanet personelinin memur olduğunu ve aşağıdaki hükümlerin onlar için de geçerli olduğunu unutmayalım):
‘’Sadakat:
Madde 6 – (Değişik: 12/5/1982 – 2670/1 md.)
Devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunlarına sadakatla bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını sadakatla uygulamak zorundadırlar. Devlet memurları bu hususu “Asli Devlet Memurluğuna” atandıktan sonra en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili amirlerin huzurunda yapacakları yeminle belirtirler ve özlük dosyalarına konulacak aşağıdaki “Yemin Belgesi”ni imzalayarak göreve başlarlar.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.’’ (DEVLET MEMURLARI KANUNU, Kanun Numarası : 657)
Bu konuda çok söz söylenmiştir. Çok uzun yazılarda yazılabilir. Çünkü bu diyanet sayesinde küfür bu topraklarda hakimiyetini sürdürmektedir. Aklı selimle düşünebilen biri için bunlar yeter de artar da.
Şöyle bir özet yapabiliriz: T.C. Laik bir devlettir, Allah’ın indirdikleriyle
hükmetmemektedir. Yani tağuttur. Tağutu reddetmek imanın şartıdır. Bu şart için Rasuller gönderilmiştir. İnsan ya tağutu reddedip Rasulleri doğrulayacak, böylece iman dairesine girecek ve sapasağlam kulpa yapışacak. Ya da tağutu reddetmeyecek, böylece küfrün batağına düşecek…
Kişi kime hakimiyet verirse onu veli edinmiş olur. Kim diyanetin din üzerinde yetkisini meşru görüp ona tabi olursa, onun din adamı atama, camiler üzerindeki yönetme yetkisi kabullenip ona uyarsa tağutu veli edinmiştir. Onun imamı arkasında namaz kılmak tağutun din üzerindeki yetkisini kabul etmenin en bariz örneğidir. Tağut ise insanı ancak zulumata (şirke ve küfre) götürür.
‘’Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur.’’ (Al-i İmran 28)
T.C.’nin diyanete verdiği rolün ne derece başarlı yerine getirildiğini bu topluma bakınca insan bütün çıplaklığıyla görebiliyor. Düşünün, halk kendini dindar, cennetlik görüyor. Çünkü ezan okunuyor, camiler açık, hocalar vaaz ediyor, kandiller kutlanıyor, hacca engel olan yok… Peki, İslam bir devlet dini değil mi, Kur’an’da Müslümanların devletinin hukuku yok mu, tağutun karşısında muhakeme olmak Kur’an’ı redd anlamı taşımıyor mu, tağutu tekfir imanın şartı değil mi?… Sayfalar dolusu sorular sorulabilir, ancak bunlar bile fazla.
İşte, tağutları veli edinenler, zulumata böyle düşerler de farkına bile varamazlar…
‘’Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahiret gününde de azabın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.’’ (Bakara 85)
Herkesin malumu olduğu üzere camilerde Allah’ın dini anlatılamıyor. Devlete zararı olmadığı düşünülen İslami konuları anlatmak serbest; ama devletin düzeni için tehlikeli olduğu düşünülen meselelerin anlatılması ise yasak. Çünkü diyanet laiklik ilkesi uyarınca görevini yerine getirir. Anayasal bir kurum olan diyanetin yasası ve din görevlileri için konulan sınırlar İslamın kuşa çevrilerek anlatılmasını gerektiriyor. Allah’ın ayetlerinin bir kısmını anlatıp bir kısmını anlatmayanların durumlarını anlatan birçok ayet vardır. Bunlardan birkaçını mealen nakledelim:
Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyi gizlemede bulunup onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlardan arıtmaz. Onlara elem verici azab vardır. Onlar doğruluk yerine sapıklığı, mağfiret yerine azabı alanlardır. (Bakara 174-175)
Onlara, şeytanın peşine takdığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler. (Araf 175-176)
Ali Çelik