
Şüphe yok ki, Mısır, Şâm gibi ülke ve memleketlerde, bizimkilerden çoğunun ulaşamadığı derecelere gelmiş âlimler vardır, fakat bunlar, Allah ve Rasûlüne ait hüccetleri bilmeyen, anlamayan kimselerin âdeti olan taklitten ayrılmamaktadırlar; taklidi terk etmeyenin ise ilminin önemli bir faydası yoktur. Bunlar arasında delillerle amel eden, taklide güvenmeyi terk eden İbn Teymiyye ve emsali şahıslar varsa da, bu gibiler oldukça azdır. Ben, dördüncü asırdan sonra gelen âlimlerin çoğuna şaşıyorum; bildikleri lisan ilminin bir kısmı bile Kitap ve Sünneti anlamak için yeterli iken nasıl bunu bırakıyorlar da bir âlimi taklidi bunlara tercih ediyorlar!?…
Allah için söyleyin, bir âlimin sonu başlangıcı gibi, işinin sonu başı gibi olacaksa ilim tahsili yolunda bunca zamanı boşa harcamanın faydası nedir? Onun taklit ettiği imamın söylediklerini, tahsil ettiği ilimleri tahsil etmeyen şahıslar da anlamakta idi…
Benim, kulluğuma temel kıldığım din anlayışım şudur: Allah’ın Kitabını anlayacak kadar Arapça bilen, bunu yeterince sarf ve nahiv bilgisiyle düzene koyan, bir miktar usul öğrenen, bu bilgisine Buhâri ve Müslim gibi, yazarlarının yalnızca sahih hadisleri aldıklarını beyan ettikleri -yahut başkaları gibi, zayıfları alsalarda, hadisin sıhhat veya zaafına işaret ettikleri, bu sebeple öteden beri âlimlerin kullandıkları- mutahhar sünnet kitaplarından haberdar olmayı ekleyen kimse için Allah’ın kitabından anladıkları ile amel etmeyi terke ruhsat yoktur. Anılan vasıftaki hadislerle amel etmesi de gereklidir. Sahibi fert olsun, cemaat olsun, cumhur olsun hiçbir kimsenin reyine karşı bunları terk edemez, reyi bunlara tercih edemez. Bu nurlu şeriatte, Kitap ve Sünnet ile çelişmeyen rey ile amelin caiz olduğuna bile delil yoktur; nerde kaldı ki, çelişen reyler ile amel edilsin!
Orta kabiliyet ve zekâda olan bir kimsenin ictihad ehliyetini elde edebilmesi için aşağıdaki kitaplar derecesinde bilgi yeterlidir: Nahivden İbnu’l-Hâcib’in Kâfiye’si, Elfiye gibi bir kitap ile bunların kısa şerhlerinden biri. Sarf’tan Şâfiye ve kısa şerhlerinden biri -bunda ihtiyaçtan fazlası da vardır-, usûlü’l-fıkıh’tan Cem’u’l-cevâmi’, İbn Sadri’ş-şerî’a’nın Tavzih’i, Nesefî’nin Menâr’ı, İbnu’l-Hâcib’in Muhtesaru’l-müntehâsı yahut Gâyetü’s-sûl gibi kitaplardan biri ile şerhlerinden biri. Bunların da çoğunda, özellikle şerhlerinde ihtiyaçtan fazla bilgi ve incelemeler vardır. Bu fazlalıkların Kitâb ve Sünnet ilmi ile bir alâkaları yoktur. Sonrakilerden, şer’î ilimler dışındaki bazı ilimlerle meşgul olanlar bu ilimleri şer’î ilimlerde de kullanmış, daha sonra gelenler ise bunları da şer’î ilimlerden sanmıştır. Bu sebeple ilim yolcusu için mesafe uzaklaşmış, yol uzamış; yolcu çoğu kez menzil-i maksuda ulaşamamış, ulaşanlar ise bütün gücünü mukaddimeler uğrunda harcadığı için yorgun bir zihin ve tükenmiş bir beyin ile ulaşmıştır. Talebenin çoğu bütün ömrünü âlet ilimlerini tahsil ile geçirmekte, bir tefsir ve hadîs kitabı okumaya dahi fırsat bulamamaktadır. Böyleleri yazı yazmak için kalem, kâğıt, mürekkep, temin eden, bunları yazmaya hazır hale getiren fakat bir harf bile yazmayan kimseye benzerler…
Şunu da ifade etmeliyim ki ictihad için gerekli ilimleri elde edemeyen şahıslar da dini hayatı ile ilgili ibâdet, muâmele ve hadiseler hakkındaki nasları mutemet kişilerden sormalı, “Amel etmem için bu konudaki en sahih delili bana bildir” demeli, (bildirilen ile amel etmelidirler.) Bunun taklitle alâkası yoktur; çünkü âlimin reyini değil, rivayetini istemektedirler…
Şevkani, el-Bedr, C. II, s. 83 vd. (İslam Hukuku Tarihi, H. Karaman)