
Sabır
Müslüman, en mükemmel hayat nizamının şekillendirdiği bir ferttir. Onun hayatı her yönüyle güzelliktir. O, hayatında müthiş bir uyum ve adalet timsalidir. O maruf olanın uygulayıcısı ve temsilcisidir. Hayatı Kur’an ve sünnetle şekillenmiş hakkın temsilcisi ve Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. O müslüman olmakla Rabbine teslim olmuş ve dolayısıyla mutlak adaletin ve ihsanın kapısından girmiş, selam ve selamet bulmuştur. İçinde eğriliğin olmadığı, hidayetin aydınlık yolunun yolcusudur. O yolun gecesi de gündüzü de apaçık aydınlıktır. Çünkü müslümanın ilahı bir olan Allah’tır, yolu da onun çizdiği yoldur.
Peki müslüman hata yapmaz mı? Masum mu? Elbette hayır. Hata yapar, suç işler ancak; Allah’ın ona verdiği basiretiyle yanlışını görür ve onu hayra çevirmenin mekanizmasını çalıştırır. Rabbine yönelir hatasını itiraf eder, kendisini ıslah eder ve Rabbinden af diler. Onun ihlası hatada kalmasına alsa izin vermez. Allah da onun kötülüklerini iyiliklere çevirir.
Yine onlar bir kötülük işlediklerinde ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının affedilmesini dilerler. Günahları Allah’tan başka kim affedebilir? Onlar işledikleri günahlarda bile bile ısrar etmezler.(Al-i İmran, 135)
Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunan başka; işte onların günahlarını, Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Furkan, 70)
Bu konuda birçok güzel eser yazılmıştır. Her mü’minin onlardan istifade etmesi lazım. Biz burada kısa ve öz hatırlatmalarda bulunacağız inşallah…
Onlar sabredenlerdir, sâdıktırlar, itkan sahibidirler, infak edenlerdir, seher vakitlerinde de istiğfarda bulunanlardır. (Al-i İmran, 17)
O mü’minler sabredenlerdir
Onlar sabır timsalidirler. Sabırları imanlarına dayanır. İman onları sarsılmaz dağlardan daha sağlam yapmıştır. Hiçbir nefsanî istek veya tağuti güç onların sabrını asla ve asla kıramaz… Onlar imanla beraber güçsüzken Bilal olurlar, Habbab olurlar, Yasir olurlar, Sümeyye olurlar… Güç ve iktidar ellerine geçince de Ebu Bekir’dir, Ömer’dirler… Onlar dünya malını feda etme durumunda Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirdirler… Mesela Suheyb’dirler. Yoksulluk karşısında ashab-ı suffadırlar. Savaş meydanlarında Halid’dirler, Hamza’dırlar, Ebu Dücane’dirler… onlar Firavunun karşısında Asiye’dirler. Onlar krala ve kadın fitnesine karşı Yusuf’turlar…
Yukarıda örnek verdiğimiz sahabelerin çoğu islamdan önce şirk bataklığındaydılar. İslamla beraber yeni bir hayata doğdular. Onları temizleyen ve sabır timsali yapan İslamın ta kendisi idi. Bugünün müslümanı da aynı vasfı taşır. İslam aynı islam olduğuna göre, bu günün müslümanı da geçmişte yaşamış olan Müslümanlarla aynı vasfı taşımak durumundadır. Bunu imkânsız görenler islamı anlamamış insanlardır.
Günümüz müslümanı kapitalizmin zenginlik vaatlerine karşı dimdik durur asla ve asla helal ve temizden taviz vermez. O, dünyaya kendisini feda etmez. Dünyayı hizmetçi görür; ona hizmetçi olmaz. O ruhuyla, bedeniyle, vaktiyle, malıyla… ahiret yolcusu olan bir kuldur. Humeze Suresini, Tekasur Suresini okuyarak kapitalizmin notunu verir ve kapitalistleşmez. Şahsiyetini ve dinini sabrederek korur. Dünyevileşmez. Allah’ın kendisine lütfettiklerinin geçici olduğunu bilir. Bunların fitne olduğunu asla hatırında çıkarmaz. Hedefi biriktirip yığma değildir. Bunları Allah’ın rızasını kazanmaya vesile kılar ve davasının hizmetine verir. Başkalarında olanları, günümüzün temel ihtiyaçlarıdır, diye dayatılan hayat tarzına tamah etmez. Yani konformist değildir. Kısaca, dünyevi olana yönelik, kapitalizmin pompaladığı, hırs, rekabet, şehvet ve iştah tahriklerine karşı, İslamın kendisine bahşettiği sabır kalesinde tertemiz bir hayat mücadelesindedir.
İslam davasını kuşandığında, şeytan ona fısıldar, tembellik ona çelme takmaya çalışır, bazen içindeki azmin azaldığını hisseder, uzun zamanın geçmesiyle ümitsizlik kapısını çalar, tağutlara karşı korkaklık hissi içine doğar, dünya sevgisi ilgisini başka tarafa çeker ve daha nice imtihanlarla karşı karşıya kalır. Tam bu noktada Rabbini hatırlar ve sabır kalkanıyla bunların tamamını ayakları altına alır.
Nefsinin arzularına karşı sabırla karşı koyar. Sabır onun nefsine takvayı öğretir. Nefsi emmareyi dizginlemiştir. Tatmin bulmuş ve rabbinin razı olacağı sınırlara razı olmuş bir nefis taşır. Nefsin kötü arzularına boyun eğmez. Nefsine, Rasulullah’ın getirdiklerine boyun eğdirir.
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran, 14)
Müslüman, nefse süslü ve çekici gelen dünyanın metaına tutkulu bir şehvetle bağlanmaz. O, Allah’ın sınırlarını korur. Hedefi Rabbinin katındaki en güzel yerdir. Bu da ancak sabırla elde edilir.
Müslüman evine, ailesine karşı sabırlıdır. Çünkü hayatının büyük bir kısmı onlarla geçer. Onlar da insan ve dolayısıyla zaaf sahibidirler. Ama en önemlisi bizim onlara karşı olan zaafımız. İster mü’min ister mü’mine olsun, eşinin takva sınırlarında kalması için azami gayret içinde olur. Asla ve asla İslami olmayana boyun eğmez. Eşini Allah’ın sınırlarında tutmak için sabrın her yolunu dener. Eşinde bulunan, Allah’ın hoşlanmadığı hiç bir şeye razı olmaz. Razı olmanın, cehennemin kapısını aramak olduğunu bilir. Böyle bir durumda yuvası islam yuvası olmaktan çıkar, cahiliyenin, içinde cirit attığı, şeytanın ortağı olduğu bir eve döner. Her şer kapısı bir hayır kapısını kapatır. Öyle bir evde hayırlı evlat da yetişmez. Sonradan nerede hata yaptık, demenin bir faydasının olmayacağını bilir. Mü’minin evi sabırla duvarları örülmüş bir islam kalesidir. Cahiliyeye ve şeytana kapalıdır.
Darul harpte evlat yetiştirmek zordur. Cahiliye, onları avlamak için, bütün atlı ve yayalarıyla yaygara kopararak saldırır. Çocuklara olan zaafı, onların zaafları her daim onu imtihana tabi tutar. Ve uzun yılları kapsayan ve sonu gelmeyen bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Her olumsuzluğa rağmen o yılmaz bir anne/babadır. Çünkü o sabır kuşanmıştır. O cahiliyenin saldırılarına, zaaflarına ve uzun zamana rağmen Rabbinin indirdikleriyle bir eğitim mücadelesi verir. Evlatlarını cahiliyeye ve zaaflarına teslim etmez. Onları Kur’an ve sünnet azığıyla terbiye eder. Hacer gibi, İbrahim (a.s) gibi sabreder, Rabbinden İsmail gibi bir evlat ister.
Ve dava arkadaşlarıyla imtihan… Gerçekten içinde birçok zorluğu barındıran bir imtihandır… Beraber bir davayı yüklendiğin, kardeşim dediğin insanlarla imtihan edilmek, gerçekten sabır gerektiren bir imtihandır. Nice güzel sözler söylenir, nice vaatlerde bulunulur, nice planlar yapılır… Evet, sıcak odalarda çaylar yudumlanırken, yani meydan boşken fedakâr dava adamı olanlar, maalesef gerçeklerle karşılaştıkları zaman, söylediklerinin hayatta karşılığı ortaya çıktığı zaman gevşedikleri ya da ortadan kayboldukları görülür. O noktada bitmez tükenmez bahanelerle, “ama”larla karşılaşılır. Dava adamı olduğunu söyleyenlerin çoğu ortadan kaybolur, dünyayı tercih eder; dava ise ortada kalır, ona sahip çıkanların azlığı görülür. O zaman müslüman şok olur, geçmişi gözden geçirir, her şey tek tek gözlerinin önünden geçer ve afallar. Tuhaf bir duygu sarar onu, yıllarının boş geçtiğini düşünür bir an. Dava arkadaşlarının dünya hırslarının arttığını ve onunla tatmin bulur hale geldiğini görür… Evet, bu dehşet anında imdadına sabır yetişir. Kur’an kıssalarını okur, orada peygamberlerin ve salih insanların karşılaştıkları durumları görür, kendisini toparlar. Evet, imtihanın tabiatında bu var. Rabbimiz Kur’an’da sayısız örnekle bunu bize haber vermiştir. Bu noktada Kur’an’la sabır müslümanın üzerine yağar ve kendini vahyin sağanağına bırakır. Hak davada olduğunu hisseder. Ayakları sağlamlaşır. Kur’an’nın onun için inşa ettiği sabır gemisine biner. Bu gemiyi hiçbir dalga batıramaz; çünkü bu sabır gemisidir. Artık o, Allah’ın dininin davasında daha sağlamdır. Ölüme kadar sabırla bu davanın eri olmaya devam eder…
Cihadda sabır, ibadette sabır, hastalıkta sabır, gençlikte sabır, yaşlılıkta sabır… Liste uzadıkça uzar. Zannımca sözü uzatmaktansa kısa tutmak daha hayırlıdır. İnşaallah maksat anlaşılmıştır.
Sabır, imanın meyvesidir.
Sabır, Allah’a teslimiyetin göstergesidir.
Sabır, Allah’ın sınırlarına riayet etme mücadelesidir.
Sabır Allah’a, emirlerinde itaat; O’nun yasakladıklarından da kaçınma azmidir.
Ali Çelik